17 Aralık 2010 Cuma

Küçük Emre'yi Ahlak Kursuna Gönderelim; Ama Parasız Kabul Etmiyor!

Bu adam gerçekten beyinsiz mi yoksa beyinsiz taklidi mi yapıyor? Her halükarda bizim gördüğümüz sonuç aynı...
Günlerdir takip ediyorum. Her sabah sinirden ofisteki masanın üstünü dağıtıp Hulk gibi yeşerip bağırmaya başlıyorum. Tamam, insanın sinirlerini bozmak için o kapçık ağzını, üzerine başka bi yerden alıp yapıştırılmış gibi duran patlıcan burnunu ve göz numarası yapan iki küçük noktayı görmek de yeter. Hoşgörülü olmaya çalışıcam. Bu da böyle doğmuş naapalım anasına kartal gibi görünüyordur bu da dicem. Ama beyin incelemesi yapmak şart buna. Sonuçta zavallıma al sen yazarsın şu köşede at tut oyna demişler, bu garibim de ben yazarım, istediğimi yazarım diye kendini rezil rüsva ediyor, yetmiyor insanların ruh sağlığıyla oynuyor. Bugünki zırvalamasından hareketle analize başlayalım derim.

Öncelikle bu dangozu insan yerine koyup önceki günki yazısının üzerine mesajlar atan, "fakir edebiyatı" yapıp "birkaç yüz liralık" harcı bile ödeyemediklerini söyleyen iyi niyetli vatandaşlarımız olmuş. Gururla söylerken cümlelerinden "bakın ben yazarım, beni ciddiye alıp cevap verenler bile var!" naraları alttan alttan hissediliyor. İnsan olamadıktan sonra yazar olsan kaç yazar? diye sorsak yerden göğe haklıyız bence.

Bakın şimdi, bakın bakın! Bunu adam yerine koyup durumunu anlatanlar olmuş ya, bu da bokunu çıkarmış, "ben zekiyim galiba lan hem okuyolar hem de bana cevap yazıyolar, o zaman ben bi ağızlarının payını veriyim de süksem artsın" düşünceleriyle şunu yazmış:

- Tüm devlet üniversiteleri paralı olacak. Ancak okula giderken ücret ödenmeyecek; öğrenci borçlanacak.

Buna tabi ki söylenecek tek söz hasssieeğğ montofon olurdu ama mağdem kibar başladık kibar gidelim. Bizim ülkemizde bütün üniversite mezunları 5000 lira maaşla işe giriyorlar ya hani, tabi ülkemizde dünyanın en ucuz benzini ve bu sayede en ucuz gıda maddeleri tüketiliyor ya... e kiralar desen sudan ucuz, doğalgaz maşşallah bedava, evlerimiz hamam gibi donla dolaşıyoruz ve en az üç çocuk yapıyoruz çünkü sosyal devletimiz çocukların masraflarını karşılıyor ya... adam haklı, napıcaz o kadar parayı, üniversiteye verelim! E devlet dediğinde bir insan sonuçta multimilyoner değilki bize hibeye yardım yapsın!

Sanırım aklından bunlar geçiyor bizim uzaylının. Uzaylı diyorum çünkü bunları düşünmek için başka bi gezegenden gelmiş olması gerekir, tabi bi de uzaylıya benziyor.

Kaldı ki; bütün üniversite mezunlarımız 5000 Tl ile işe başlıyor dahi olsa, devlet dediğin bana borç veren bir insan değil ki amk. Zaten benim verdiğim vergiler, benim iş gücüm ve kıssadan hisse benim varlığım sayesinde var olan bir düzen. O halde ben niye devlete hibe yardımı yapıp boş yere vergi veriyorum? Eğitim paralın olsun, sağlık paralı olma yolunda hızla ilerlesin, köprüler yollar paralı olsun ben al al senin harçlığın yoktur şimdi diyip devlete harçlık veriyim?! Parasız eğitim dediğimiz şey "abi benim param yok okuyamıyorum bana yardım et nolur" isteği / dilenciliği değil ki. "Sana onca para veriyorum ve karşılığında bana temel haklarımdan biri olan eğitim hakkını vericeksin" demek oluyor.

Tipin uzaylıya  benziyor diye yutturamazsın! Malesef sen de yurdum insanısın ama tek farkın satılık olmak.

http://www.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fsabah.com.tr%2FYazarlar%2Fakoz%2F2010%2F12%2F17%2Fbedavacilar_alin_size_parasiz_universite&h=f89a9

16 Aralık 2010 Perşembe

Hayat çizgilerden ibaret değil mi zaten


Böyle başlıklar atmak heyecanlı oluyomuş. Ama tabi ki işin felsefesini filozoflara bırakıyorum. Beni ilgilendiren kısmı üç gün gerçek hayattan kopacak olmak. İstanbul Animasyon festivali altıncısını düzenliyor. Ne zaman altı olmuş anlamadım, demek ki yaşlanıyorum.

Hatırlıyorum da bundan galiba 3 sene önce Howl'ın yürüyen şatosunu izlemiştim. Ah dostlarım ne günlerdi. Gençtim, heyecanlıydım, aşk ateşiyle yanıyordum. Howl'a aşık olmuştum. Günlerce uyku tutmamış, boğazımdan lokma geçmemişti. Çok yakışıklıydı, çok güçlü ama aynı zamanda kibirli ve korkaktı da. Tam bir erkek yani. Hala anlatırken elim titriyor desem aşkımın boyutunu anlarsınız belki. Sonra, filme de aşık olmuştum zaten kim uçan bi şatoda konuşan bir ateşle yaşamak istemez ki? Ben isterim. Hele ki her istediğinde kapısını farklı bir yerde açabileceksem...

Bir de iki sene önce ben fareli köydeyken  izlediğim Ratatouille vardı. Yolda yürürken gördüğüm, büyük ihtimalle sokağımızın çetesinden üç kocaman, uzun burunlu ve uzun, pembe kıvrık kuyruklu lağım faresi beni hayata küstürmüştü o dönem. Odamdaki fındık faresi de ne zaman beni farketmese saklandığı yerden çıkıp beni görünce korkudan dışarı da çıkamayıp odanın ortasında koşmaya başlıyodu, tabi ben onu sakinleştirmekle uğraşamıyordum çünkü yatağın üstünde çığlık attmayı tercih ediyodum. Neyse işte o günlerdeki halet-i ruhiyem pek iyi değildi. Fareler benim için develerden daha tehlikeydi ki farenin adam öldürdüğü görülmemiştir ama damarına basarsan bir deve seni boğarak öldürebilir. İşte günlerden yine böyle birgün, Ratatouille'ü izlemeye koyuldum. Filmi kulaklıkla izlediğimden kelli odada çıt çıkmadığını ve beni farketmezse farenin her an "ohhhh be bi rahat rahat koşturayım" diyip ortaya çıkabilceğinden diken üstünde oturduğumu da hatırlatıyım. Filmin başlarında şu farelerin toplantı yaptığı bölümlerde nefretim doruklarına ulaştı. Ama sonra o yavrum zavalllı kuzumun boncuk boncuk bakışları, bugün gelse beni anında cezbedicek kişiliği ve, yemeye olan saygımdan ötürü, yemeği sanata dönüştürmesi beni benden aldı. Farelere haksızlık ettiğimi anladım ve odadaki faremin çıkıp gelmesini bekledim ondan özür dilemek için. İşte bir animasyon film bana allahın yarattığı zavallı bir kulu sevdirirkene gerçek bşir belgesel üzerine na'aptı dersiniz? Tam ben farelerle barışmışım, fareli köyümde mutlu mesut yaşamaya başlamışım derken bu lanet sümüklü belgesel bi metre boyu, yarım metre burnu olan ve tüyleri ıslak ıslak havaya dikelmiş bir lağım faresinin 8 metre zıplayışını kareya alarak ve benim gözüme sokarak fobimi canlandırdı.

Animasyon filmlerin faydaları saymakla bitmez dostlarım. Aşk dedik, fobi yenme dedik ne kaldı geriye? Tabi ki bilime irfana katkısından bahsetmedik! Şimdi bir animasyon filmin en önemli özelliği nedir? Bence hayalgücünün sınırlarını zorlayarak ne istersen yapabilmendir. di mi animasyoncular? yalansa yalan diyin! Ben atıyorum şimdi animasyoncu olsam, benim yerime işe gönderebileceğim ama sevgilime sulanmıcak bir kopyamı yapmak istesem, filmime koymak istesem, kim engelleyebilir? peki ben bunu yapsam filmime koysam, benimle aynı hasreti çeken bir bilim adamının kafasına dank! etmeyeceğini kim iddia edebilir? Mantıklı di mi?

O zaman faydaları saymakla bitmeyen, her derda şifa olan ve sanatın ve sanatçının en büyük dostu olan bu animasyon filmleri izlemek bizim yegane hedefimiz olmalı. Hem bu fsteivallere gidelim ki biricik ülkemizde yeni yeni festivallerin yolu açılsın, bölece festivale Berlin'e Londra'ya gitmemize gerek kalmasın. O paralarla da festival kıyafeti alabilelim di mi ama?

Festival programı da na burda:
http://www.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.iafistanbul.com%2Fprogram.php&h=58dd7

2 Aralık 2010 Perşembe

norveçli balıkçılarn iskoçya tepelerinde uçak yarışı

Youtube açıldı, video deliliğim nüksetti. Bütün gün bütün gece kapalıyken neler kaçırmışım, aman geri kalmayayım diye deli danalar gibi aranmaya başladım. Ey ahali! cemaatimiz yüce youtubesuz bir hiçmiş. kolumuz kanadımız kırık uçmaya çabalamışız. nafile! bakın mesela youtube hazretleri olmasa bu filmi belki de hayat boyu görmemiş olacaktık. mazallah. hayat ne anlamsız olurmuş.



Benim favorim oldu bile. Nokia'nın film müzikleri her zaman beni benden almıştır zaten. ama bu sefer haddini aşmış! romantik bir norveçli balıkçılar sahnesinden teknolojinin amuşuna koyan finale geçiş beni can evimden vurdu. çekimlerin kamera / fotoğraf makinesi / müzik çalar ve cep telefonu  sıfatlarından herhangi biriyle çağırılabilen bir aletle yapılmış olması da "vare vare yooo" dememe yol açtı. Annemin deyimiyle "bak yapan yapıyo, sen anca ağzın açık bak"

30 Kasım 2010 Salı

cinler de sever

Hep merak etmişimdir. Bizim yaşadığımız boyutun dışında gerçekten başka boyutlar var mı? Varsa oralarda neler oluyor? Çılgın house partiler, 3 boyutlu lazer gösterileri, açık ilişkiler ve isterik kahkahalar mı dönüyor? Peki o boyutta yaşayan canlılar ne yer ne içer? Kız alma, evden kaçma, isteme gibi gelenekler nasıl işliyor orada?

Uzman TV açıklamış. Tabi ki bu işin uzmanı Prof. Memiş aracılığıyla... Evet böyle bir boyut varmış. Buralarda benim düşündüğüm gibi seks partileri ve ellerinde kırbaçla sincap koşturan deliler değil, en az bizim kadar müzmin cinler yaşıyormuş. Onlar da seviyor, seviliyor, ana-babalarının rızasını alıp dünya evine giriyorlarmış. Düğün tüyolarını veriyor sayın memiş.. kendisi pek çok ileri gelen cin ailesinin düğününde nikah şahitliği yapmış.

Törelerini, takı merasimlerini bilmesseniz, hangi havada hanngi oyun oynanır, nerede halaya durulur öğrenmesseniz sakın ola ki bir cin düğününe gitmeyi düşünmeyin. bi çarparlar yamulursunuz!!muş.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Eğlencenin yeni adresi

Pazartesileri çok heyecanlı geçer; bilirsiniz, cumartesi ne yapsam planları başlar hemen. salı günü gözde büyür hala 4 gün var amk sendromuna girilir. çarşambayı atlattık mı artık sorun yoktur. cumartesine yaklaşmanın verdiği rahatlıkla işler serilir, yüzde sebepsiz bir gülümseme, cuma bu artık alıklık noktasına ulaşır. Beklenen cumartesi geldiğindeyse aç tavuk gibi saldırırız darı ambarına.

Ben de kendimi ambara attım cumartesi her genç kız gibi. Ordan çıktım buraya girdim burdan çıktım oraya döndüm derken baktım hiç tadım yok. Olur ya bazen gencecik kızlar da evde film izleme modlarında olabiliyorlar. Ben de o modda olduğumu anlayıp zorlamaktan vaz geçtim. Eve dönmek için tam taksiye atlayacakken saatin hala 1 olduğunu farkedip gözümde dolar işaretleri çaktı ve dolmuşu yakalamaya karar verdim. Ne de olsa devir ekonomi devri.

Taksim beşiktaş dolmuşunun taksimin her nevi eğlencesini solda sıfır bıraktığını nerden bilebilirdim ki? Bilseydim o kadar vakit harcıcağıma baştan bi bşk bi taksim mekik dokurdum.
Eğlencenin dibine vurmak isteyenlere sırrı açıklıyorum: hemen taksimden beşiktaş dolmuşuna biniyorsunuz. Özellikle cumartesi gecesi binmeniz lazım ki şoförü pıtlanmış ve her türlü çılgın öneriye açık halde yakalayasınız. Sonra sizinle beraber en büyüğü 21 yaşında olan bir grup teenin de binmesine özen gösteriyorsunuz. Etrafınıza bakın, eğer bir grup genç görmesseniz gelene kadar bekleyin, mutlaka onlarla binin. Sonra bu ergenlik sivilceleri olgunlaşmış, burnuna eğililp birini patlatma hayalleri kırduğunuz, cırtlak sesli ve ağzını yarım metre açmak kaydıyla yaya yaya konuşan gençler olaya bodoslama giriyorlar zaten. Kendilerine güven tavanda çünkü.

Görgü kuralları çerçevesinde sesi kısılmış olan radyoyla başlıyor iş. Arkadan biri diyor ki zavallı şoföre: Abi aç ya aç aç duyamıyoruz aaabey. Şoför şaşkın, hayatında ilk kez bir müşteri radyonun sesini kıstırmadığı gibi bir de müzik zevkini beğenmiş, açmasını istiyor! hemen sonuna kadar açılıyor radyo, aynı anda bağırışmalar başlıyor zaten " abi kaç yaşındasın abi, ben 19 bak şu da 20" neyse bağırışmaları ve son ses açık radyoyu görmezden geliyoruz diğer aklı selim 2 müşteri. e gençler eğleniyor canım nolcak diyoruz. Sonra tabi arkadaki afacan çok zekiymiş meğer kendi istediği müziği açtırmak için muabbet koymuş şoförle. Hemen 94.8 i açtırıyor. liseden beri dinlemediğim manover eşliğinde stadın oraya kadar gelmeyi başarıyoruz. Ama genciz, kanımız hızlı akıyor, bize manover yeter mi? yetmez! Arkadaki delikanlıonın yanındaki diğer genç başlıyor bu sefer şoförü gazlamaya: "abi bu kadar mı hız yapabiliyosun yaaa, bak seni solladı şuna bi makas at ahhahahha" şeklinde muabbetlerle zaten pıttan alnı boncuk boncuk terlemiş, ağzındaki sakızı çenesi çıkarcasına çiğneyen ve eli başka kolu başka tarafa oynayan zavallı şoförün kanına giriyoruz ve çocukcağız başlıyor makas atmaya. Ama öyle bir kere iki kere falan değil. Sanırsınız holywood filmi çeviriyoruz da araba takla atsa da bütçesi prodüktörden. ve makas ata ata beşiktaşa geliyoruz.

tabi ortamda bahsetmediğim bir de nine var ki hız tutkusunu aşalı yıllar olmuş. Kadıncağız bembeyaz bir suratla şoföre; hemen plakanla polise gidiyorum diyince gençler zavallı nineyle dalga geçmeye başlıyorlar. "eeee nolmuş canım eğlendik işte sen de ne oyunbozanmışsın!!!"

İtiraf ediyorum; nine benim. ama polise gitmedim. sadece biraz eğlendim. şoförün gözündeki korku patlamasını görünce hayatımın en güzel cumartesi gecesi oldu. artık canım değişik birşeyler yapıp haftaiçinin sıkıntısından kurtulmak istediğinde kendimi bir dolmuşa atacağım. çılgınlar gibi eğlenirken ekonomiye de bir katkım olacak.

26 Kasım 2010 Cuma

Halkı örgütleme denemeleri volum 2


Yine bir isyan gününde karşınızdayım. Bu sefer konumuz kölecilik. 21. yyda kölecilik mi kaldı demeyin. oturun düşünün bakiyim bedavaya eşşekler gibi çalıştırdığımız, üzerinden milyon dolarlar kazanıp kendilerine sadece bir lokma yemek verdiğimiz, çoğu zaman iş kazasıyla ya da açlıktan ölen köleleri düşünün.

Geçenlerde annemler yeni bir balcı keşfetmişler, ama bal dediğime bakmayın altın fiyatına satıyolarmış. hatta bu işin karaborsası bile varmış. ben de oturdum düşündüm. bu balı o zavallı arılar kan ter içinde çalışıp, o dağ senin bu bayır benim aç bilaç dolaşıp yapıyorlar da karşılığında ne alıyorlar diye... malum bu karaborsada altın fiyatına satılan, iyisini alabilmek için mafyayla derin ilişkiler içine girmek zorunda olduğumuz bi sektör bal sektörü. peki arıların karı ne?

Cevap veriyorum: hiç-bir-şey! o zavallı masum yaratıklar, sen git kışın aç kalmamak, yeni doğmuş bebesini beslemek, savaş günlerinde depolarında 2 gıdım aş bulundurmak için kendilerini parala, sonra bir miguel gelsin seni köle isuara gibi kullansın! üstelik aynı kölecilik sisteminde olduğu gibi, bu miguel isuara'yı kapasitesinin üstünde çalıştırıyor ki yıl sonunda en iyi karı elde etsin. Şöyle ki:

Arılar aslında sadece kışın kendilerine yetecek kadar bal üretirler. ama iç güdüsel olarak boş buldukları petekleri mutlaka doldururlar. doğada peteklerini kendileri yaptığı için bu sorun olmaz; çünkü küçücük bir petek yapar, bunu yavaş yavaş doldururlar. Tabi aç gözlü hain miguel bu küçücük petekle yetinemeyeceğinden hayvanın önüne kapasitesinin çok çok üstünde devasa petekler koyar ve zavallı İsuara bunları doldurmak için götünden ter aka aka koşturur ki çiçek bulsun. Yiyeceğinden de değil ha! hepsini de doldursa kuş kadar yer yavrucak. o da hain miguel önüne koyarsa! bebeleri kışın aç kalır, telef olur. nice yuva yıkılmıştır bu sefalette ama ağızlarını açıp vız diyemezler, yoksa yerler zehiri. işte böyle acıklı bir hikayeleri var ama bir türlü örgütlenip seslerini duyuramıyorlar.

Ben buradan bütün isuarala sesleniyorum: Gelin kanat kanata verin, emeğinizi bu zorba miguellere kaptırmayın! onlarda böcek ilacı varsa sizde de iğne var, iman gücü var. 21. yy ortasında köleciliği durduralım!

21 Ekim 2010 Perşembe

Halkı örgütleme denemeleri volum 1

İçim yanıyor dostlarım. Yüreğim sıkışıyor, kalbim acıyor. Ben buraya ait değilim. Dünden beri bunu düşünüyorum. Beni bir füzenin üstüne koyup londraya atın, tam covent gardenın ortasına, urban outfitters'ın en üst katına isabet etsin. Acılarımın ilacı orada..

http://www.urbanoutfitters.co.uk/Gifts+Home/Wallpaper/icat/wallpaper&bklist=icat,5,shop,home,homecategories,wallpaper

Bu duvar kağıtlarını gördükten sonra hangi insan evladı ona sahip olmadan yaşayabilir ki? Sırf bu duvar kağıtları için buzullara gitmeye ve bunları iglumun salonuna yapıştırıp yaşamaya razıyım. Kaldı ki igluya gerek de yok, victoria tarzı evlerin memleketinden bahsediyorum.

Acılar içindeyim. Bir kampanya başlatıyorum: Saygın'ın hayatı bayat olmasın kampanyası. Gelin, toplaşıp bana londraya gidiş dönüş uçak bileti alın. Duvar kağıtlarının parası da benden. Hem ben mutlu olayım, hem sizin vicdanınız rahat olsun.

Yok ben para veremem cebimde akrep var diyorsanız başka bir önerim var: Hepiniz UrbanEuropeCS@urbanout.com adresine kısacık bir mail atın. Türkiye'nin başı kel mi? Neden Afrika'ya shipping varken bize yok? AB'ne girmemize karşı mısınız yoksa? Bu bir politika mı? sorularıyla illallah ettirmek suretiyle shipping hakkı kazanalım. Bakın Fransa'da emeklilik yaşı 2 sene arttırıldı, milyonlar grev yapıyor. Bence bizim de artık sesimizi yükseltme zamanımız geldi. Birlikten kvvet doğar arkadaşlar. Haydi göreyim sizi!!!!

19 Ekim 2010 Salı

Taksiciler greve!

Hepimizin taksi şoferleriyle birkaç anısı olmuştur mutlaka. İyisiyle kötüsüyle hayatımıza renk katar bu anılar ve askere gitmemiş olanların yegane rakı masası konusudur. "Birgün içmişim içmişim amk. taksiyle eve dönüyorum..." diye başlayan ve "taksici bana kahve içir sen, sonra da getir evime yatır git!! bak sen"den tut da, "taksici bana yumruğu çak sen sonra da e5'in ortasında yola atıver, neymiş koltuğuna kusmuşum!"'una kadar geniş bir yelpazedir bu anılar. Ama en önemli özelliği, geçmişimizin vazgeçilmez bir parçası olmalarıdır. Bizi biz yapan özümüzdür. Bu konuda yapılan çok derin araştırmalar ve tez konuları da var. Mesela prof. dr. atgötten, bu konudaki araştırmalarını derlemiş, hala daha işine yakın ev bulamadığından kelli çalışmalarına devam etmektedir.

Alamanya'daki türk taksicilerinden muzdarip ahali, bizim gibi bir asker anısı kültürleri olmadığı için bu güzide sektörü hayatlarına bir renk olarak katamamışlar. Taksiciler alman toplumunun kanayan yarasına dönüşmüş, toplu taşıma bu sayede gelişmiş. Yeraltı metrolarla dolmuş, yetmemiş, taksicilerin gazabından korunmak için uçan arabalar tasarlanmaya başlanmış. Sonra aklı selim bir alman mühendisi demiş ki: yav kardeş bizim derdimiz taksilerle değil ki neden uçan araba yapıp taksilerden kaçalım? Bizim derdimiz günümüz taksi şöferleriyle. Öyleyse kaldıralım şöferleri taksiler mis gibi gitsin?! Yolcu da taksicinin polisle olsun  kısa mesafe yolcusuyla olsun sorunlarını dinlemesin. Yok efenim taksimetreyle oynadı da iki katı yazdırdı sorunsalı ortadan kalksın. demiş.

Şimdi alamanyada şoförsüz taksiler yolcuyu alıyor, hiç vik vik yapmadan nereye isterse götürüyor. Hayat hikayesini anlatmıyor ama sizin canınız sıkkınsa ve dertleşeseniz varsa da uslu uslu sizi dinliyor. Alman milleti durumdan memnun görünüyor. Ama bu hayalet taksiler bizde iş yapmaz söyliyim. Biz sıcak kanlı bir milletiz. Biz taksiye bizi toplantıya yetiştirdiği için değil; yolda gelmişini geçmişini anlatıp, önceki yolculardan bilmem nerde toplantıdan dönerken edindiği bilgi ve deneyimleri bizimle paylaştığı için para ödüyoruz. Hem makineye can mı emanet edilirmiş? Şimdi trafik kurallarına uyacak, kırmızı ışıkta duracak, kazaya sebebiyet verir mazallah!

Hayalet taksicilere hayır! Haydi taksiciler greve!

http://www.youtube.com/watch?v=Kyk1VLTSH_U&feature=player_embedded

14 Ekim 2010 Perşembe

erkeklere ayrılan zaman, ölü zamandır

Bir şeyi kafaya takmaya göreyim. Mutlaka yaparım. Bu hırs bana nerden geçmiş bilmiyorum. Ama tut ki benim paranı kazanmadan bu evden ayrılamazsıncı anne- babama rağmen üni.de ayrı eve çıkmayı kafaya takmışım. çıkarım. hem de parasını onlara ödetirim. tut ki okulu bitirir bitirmez londraya gitmeye karar vermişimdir. bir hafta içinde halledip 2 hafta sonra londrada olurum. tut ki bilgi ve belge yönetimi mezunuyumdur ama reklamcı olmak istemişimdir. olurum. ve tut ki peyotede yıllar öncesinden tanıdığım birini görmüşümdür ve adını hatırlamadığım halde facebooktan bulmaya karar vermişimdir. bulurum. buldum da nitekim. hem de profil fotosu koymamış olmasına karşın buldum.

Bulduktan sonra oturdum düşündüm. Şu ana kadar kafayı takıp da başardığım onca şeyi düşündüm. neden kafayı bir fizikçi bir bilim adamı olmaya takmamışım? neden peyotede gördüğüm ipsiz sapsız delikanlıyı bulmak yerine bir şirketin yöneticisi, aile hayatı düzgün, büyüklerine saygılı efendi birini bulmaya takmamışım? neden ayrı evimin kirasını faturalarını bizimkilere ödetmek yerine üni.deyken adam gibi stajlar yapmaya takmamışım? İşte oturdum bunları düşündüm, içlendim.

8 Ekim 2010 Cuma

Hava kötü, kolla götü

Bu sene son yüz yılın en soğuk kışını geçirecekmişiz açıklaması yapıldı geçenlerde. Bizzat radyodan dinledim. Arkadaşlarla kahvehanede söyleşirken bu oldu sana son 500 yıl. Bu sabah iş yerinde kahvaltı sırasında duyduğum son bilgiye göre son 1000 yılın en soğuk kışını geçirecekmişiz. Yani Selçuklulardan beri bu topraklar böyle soğuk görmemişmiş. O zamanlar Sultan Melikşah döneminde soğuktan insanlar yiyecek bulamayıp evdeki kedilerini yemişler. Yani bu kış hayvanseverler götü kurtardı. Evinde bir kedin bir köpeğin varsa bol proteinli bir kış geçirebilirsin. Benim bir siyam kedim var ama pek besili değil. Bir deri bir kemik. Ben kalça bölgemdeki fazlalıklardan ona kışlık erzak çıkartmayı düşünüyorum.

Şimdi gelelim bu son bin yılın en soğuklarında hayatta kalma yollarına:

1. Başta söylediğim kedi kesme satanikliğini yapanı keserim. Can havliyle yavrucakları kesmiceksin heralde di mi şerefsiz?! Git hemen marketten hazır çorba, hazır barbunya pilaki, ton balığı ve on onbeş kutu makarna al, uzaklaş o hayvancağazdan. Can boğazdan gelir ama evcil hayvan eti dinlerimizce mübahtır. Zındık.

2. Elektrikli battaniye şart. Soğuk kış gecelerinin olmassa olmazıdır. Bir elektrikli battaniyen yoksa tv karşısında uyuyakalman da mümkün değil. Tv karşısında uyuklanmayan kış ise ayılara mahsustur. Yalnızca ayılardır ki kış uykularını sessiz mağaralarda geçirirler. Biz insanlarsa bol sesli, hava koşullarına bağlı olarak karıncalı ve cızırtılı tv eşliğinde kışlık uykumuzu gideririz. Bizi ayılardan ayıran en temel özelliğimiz de budur.

3. Sıcak bira banyosu için yeterince bira depoladığına emin ol. Uzuuuun karanlık ve soğuk kış gecelerinde lüksünden ödün vermeyenler, koyun tencerelere kazanlara biraları, bir güzel ısıtın. Ama kaynatmayın yanarsınız. Isıtmış olduğunuz biraları bir küvete boca edin. Girin şimdi içine. Ohhhh mis, di mi? Cilde de iyi gelir sinüzite de.

4. Romantizme ara vermeye gerek yok. Evet soğukta insanın oynaşası gelmiyor ama sinirden stresten arınmamız da lazım. Peki bu soğukta nasıl iç çamaşırlarıyla karşı cinsi tahrik edeceğiz? Tabi ki leopar desenlilerle! Hemen leopar desenli bir kürk tulum ediniyoruz. Boyundan ayak bileklerine kadar sardı sarmaladı. Hem sıcacık hem seksi. Gerekli yerlerini kesip oralara düğme dikiyoruz. Bence kadınlar 3 erkekler 1 bölgeyi kesseler yeterli olur. Ama siz yine kişisel tercihlerinize göre takılın.

5. Partisiz hayat geçmez diyenlere: Ben skype diye bir iletişim harikası keşfettim. Yeni çıkmış heralde, ben teknolojiyi yakından takip ettiğim için böyle erkenden haberdar olanlardanım. Hemen onu yükleyin. Odanın köşelerine ve bucaklarına yılbaşı ışıklarından takın. Bir adet aynayı kırın. Parçalarını birbirine asimetrik ve geometrik şekiller oluşturacak şekilde yapıştırıp birleştirin. Bunu tavandan iplen asın. Şimdi o yılbaşı ışıkları bu cisimden yansıyıp disko efekti verecek. Soğukta ayazda kimse kalkıp dışarı çıkmayacağına göre davetliler skype aracılığyla partiye katılacaklar. Cozutun bakiim şimdi gençler!

Bunlar temel ihtiyaçlarımızdı. Olası bir felaket durumunda herkes önlemini alsın, kimse aç açık kalmasın diye gönlümden koptu. Geceleri de sarılın o masum kedilerinize uyuyun mışıl mışıl, insanın asabını bozmayın!

bu da soğuk kış gecelerinde ateş başında patates közlerken mırıldanmanız için bestelediğim şarkının sözleri:

üşüyorum kahretsin
üşüyorum elimde değil çok
üşüyorum ah neden?
yaşadığım en soğuk kışsın sen

7 Ekim 2010 Perşembe

Türk bilim adamları depresyona çare buldu!

İtiraf ediyorum: Ben de her kadın gibi depresyon hastalığını saçımla oynayarak yeniyorum. Uzun zamandır yapmamıştım. Bir sene oldu ki bu saçlar bir berber eli öpemedi. Burdan 1 senedir bunalıma girmediğim sonucu çıkaranlar yanılıyor. Sadece bu tezi çürütmek istemiştim. Başka ilaçlar denedim. Psikologdu, psikiyatrsitti, anti depresandı, kediydi, köpekti denemediğim yol kalmadı. Son çare tuttum kuoförün yolunu. Saçımı değiştirmenin bunalımıma hiçbir yararı olmayacağını bile bile gittim, vur makası abi, al senin,m ne dilersen yap bu kafaya dedim. Sonuç; kınalı yapıncak oldum ama mutluyum. Bütün depresyonum bir anda geçti, yepyeni kendine güvenen bir feminist kadın var artık. Gelen yorumlar da güzel. İş yerindeki yorumlar:    - aaa sen naaptın saçına? ilginç olmuş! güzel diyemicem ama ilginç!
- saçına nooldu ah yazık saç kıran mı oldun?
- neyse en azından diğer tarafına atıp kapatabilirsin.
- neden böyle bişey yaptın ki?
- aaa çok şeker ben de 13 yaşındayken babama kızıp böyle yapmıştım saçımı!
diye her geçen gün uzayan yeni yeni yorumlar geliyor. arada güzel olduğuna dair yorumlar da var ama kendimi övmeyi sevmediğimden kelli bunları yazmıyorum.
Ana fikir: Haydi kadınlar kuoföre!

Dip Note: Ha bir de bu İngiliz bilimadamları küfür etmeinin stresi azalttığını ortaya çıkarmışlar ya, biz onu da çoktandır biliyorduk zaten. Ben bu yazımın patentini alıyım bari yarın bi gün bunu da keşfeden olursa ilk ben keşfetdiydim derim.

30 Eylül 2010 Perşembe

Büyüle beni ozzy

Eski yeni bütün rockerların kalbi güm güm atıyor.. Okul kantinlerinden banka lobilerine her yerde bu konuşuluyor.. Vatanseverler gözyaşlarına engel olamıyor. Zamanında solcu olup parayı vurunca avrupaya kaçmış olanlar " bilemedim günün birinde bu toprakların değerleneceğini ah ah" diyor. 16'lık çıtırlar daha bu yaşta tanık olacakları tarihi olayı iple çekiyor 70'lik dedeler gözleri açık gitmeyecekleri için şükrediyorlar. Ozzy Osbourne'sa söz konusu olan, çekinme sen de ağla mutluluktan.

Manimi balla bölerek Black Sabbath'a dönmek istiyorum. Metali körpecik bedenlerimize, asi ruhlarımıza ve ergenlik sayesinde motor gibi çalışan pırıl pırıl zihinlerimize kazandıran grup. Ozzy Osbourne Birmingham'daki mahallesini zamanında kapı kapı dolaşmış, en sert delikanlıları toplamış. Kıstas basit; kim daha iyi yumruk çakıyorsa o geçer. Kolay değil, tarihin ilk metal grubunu kuracaklar. Ve yaptılar. Her genç hanım ve beyin hayalindeki şeyi gerçekleştirip dünyaca ünlü bir rock grubu olmakla kalmadılar, bir de hakkaten dünyanın ilk metal grubu ünvanını da edindiler.

Sabotaj'la Kadıköy barlarında kendinden geçen binlerce gencimiz var. Paranoid hala birçoğumuzun listesinin bir yerlerinde duruyor. Benim favori listemde baş sırayı taçlandırıyor. Iron man'se demir gibi rockçuların vazgeçilmezi. Tabi ki kınadığımız bir şarkıları yok değil. Bu gece bir fahişe bulur ve iyi bir skor yaparsam anca rahatlarım şeklinde özetlenebilecek şarkıları Dirty Woman, kadın hayranlarını hayal kırıklığına uğratıyor elbet. Ama hatasız olmak allaha mahsustur değil mi? Yıllar geçse de üstünden bu kalp seni unutur mu Black Sabbath?

1977'de Ozzy Black Sabbath'ı terk etti. Black Sabbath için kara haber, Ozzy için yepyeni bir başlangıç oldu. Blizzard of Ozz, Ozzy'nin hem şahsına hem de her bişeyine yakışır bir ses getirdi ve sahne şovları olsun sahne tasarımı olsun "neden ben buna kanlı canlı şahit olamadım yarabbim" isyanlarına yol açtı, görmeyenler için. Müziğine yakışır depresif sahneler kullandı hep. Görenler hipnoz oldular ve mr. crowly çalarken, dinlemekle kalmayıp damarlarında dolaşan müziği hissettiler. Elektro solosunu çığlıklarla karşılamadılar, kocaman olmuş göz bebekleri ve iki cm açılmış hayranlık dolu dudaklarıyla eşlik ettiler.

Değinmeden geçersem taş olacağıma inandığım bir parçası da diary of a madman. Gitarda Randy Rhodes yine coşuyor ve nerden geldiğini anlayamadığımız o asi duygularımızı, isyanımızı ve öfkemizi ortaya çıkartıyor. Albüme adını veren şarkıda can i ask a question, to help me save me from myself derken kafayı çiziyorum ve bütün dinleyenlerle aynı duyguları paylaştığıma inanmak istiyorum. Yoksa halim vahim.

Daha sonra 88'de çıkartığı albümü No Rest for the Wicked'de Devil's Daughter şarkısı bana nedense Aliye Rona'yı hatırlatıyor o yüzden karmaşık duygularla dinliyorum bu şarkıyı. "Şeytanınnn kızııııııı!!!" cümlesi tam Aliye Rona'lık değil mi ama?

Yaşlanmadığını ve asla yaşlanmayacağını daha sonra çıkardığı No More Tears ve Ozzymosis'le kanıtladı. Ne de olsa rockçu adam hızlı yaşar genç ölür. Hızlı yaşıyor ve allah başımızdan eksik etmesin, öldüğünde de ruhu gencecik olacak.

Bu akşam Kuruçeşme Arena'da da gençlere taş çıkartacağına şüphem yok. Biricik ülkemin pırıl prıl insanları bu kutsal geceyi çoktan hak etti.

Edit: hayır yapamayacağım. Bu işin magazin kısmına girmeden rahat duramayacağım a dostlar. Ozzy hakkında bunları biliyor muydunuz?

* Church of England (ingiliz cami-i şerifine)'a üyeymiş ve her konserden önce "allahım sen işimi rast eyle yarabbem" duasını etmeden kimse onu sahneye çıkartamazmış. Kesinlikle sol ayağıyla girmez, "sağ ayağıma bir şey olursa evden dışarı adım atmayacağım" dermiş dostlarına.

* Geçirdiği titreme nöbetlerini uyuşturucuya bağlayanlar, Ossy'nin aslında Parkinson benzeri bir hastalık olan Parkin sendromu yüzünden olduğunu öğrenince göt olmuşlar tabiri caizse.

* Uyuşturucu bağımlılığının Ozzy Osbourne'da hiçbir yan etkki göstermemesi İngiliz gençlerini uyuşturucuya sevk etmiş. Tıpkı Kate Moss hala kanser olmadı diye sigarayı bırakmayan milyonlar gibi. Burdan gençlerimizi uyarıyoruz. Onlar zengin kısmı, bişey olmaz, siz ayağınızı denk alın.

* İngiltere'nin en zengin insanlarından biri olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Yakışır aslanıma.

Bu da aşka getirsin:   http://fizy.com/#s/1lw4r4

29 Eylül 2010 Çarşamba

suyunun suyuna bandım

bugün inanması güç ama, tamamen tesadüfi bir şekilde eski sevgilimin eski sevgilisinin blogunu keşfettim. kız güzel yazıyormuş kıskandım. ama çok gotikmiş o açıdan kıskançlığım hafifledi.

eski manitam dediğime bakmayın, alt tarafı birkaç güncük geçirdik delikanlıyla.. gerçi delikanlımız sadece birkaç güncük gördüğü ve sonrasında birkaç hafta haber almadığı bir kadını msnden terketmekten! (hem de kadıncağız msnde değilken!) geri durmadı.. bir seneden fazla milyonlarca iyi kötü anı yaşadığı bu genç kızdan ayrılışı nasıl bir dram oldu tahmin bile edemiyorum. aslında hanım  kızımızın yazdıklarından biraz tahmin ettim ve yüreğim cızzzz etti. kızım, göz var nizam var, akıl var mantık var. ama deneyim yok körpe yavrucakta.. insan sarrafı olamayacak kadar genç masum. boncuk boncuk gözlerinden akıyor erkeklere olan inancı.. ama çok değil, en fazla birkaç yıl içinde anlayacaksın erkeklerin kadınları iliklerine kadar sömürmek için dünya üzerinde bulunan birer parazit olduğunu. şaka şaka. erkekleri severim. kadınları daha çok sever ve her zaman öncelikle kadına hak veririm o ayrı.

neyse biz gelelim bu yavrucağın benim eski sevgilime düzdüğü methiyelere. adam seni aramamış, sormamış, aramışsın telefonlarını açmamış. bre kaşına gözüne kurban olduğum trip atman hatta normal insanların yapacağı gibi anında topuklaman gerekirken sen hangi akla hizmet bu adama bir de ilan-ı aşk eylersin?! bak vakt-i zamanında bir psikologumun da buyurduğu gibi: sorunlu adamdan ışık hızıyla kaçmak farzdır, sevaptır. yok ben kaçmam dersen hayat boyu kovalarsın. yine kovala, ben sana kovalama demiyorum, ama hobi olarak.. (annem gibi konuşmaya başlayınca beynim error verdi afedersin)

her şey bir yana, sen o içten saf temiz duygularını inci gibi yazmışsın bir bir. hani bir yorum hani bir beğeni asıl oğlandan? yorumu gece yatak odasında yapan adamdan hayır gelmez. sevdiceğini herkesin huzurunda onore (honoured) edemeyen erkek benim gözümde kılkuyruktur, sahtedir, yapmacıktır.

sadede gel diyenleri duyar gibi oldum, konuya giriyorum. eski sevgilimin aslında bir başkasının daha çok eski sevgilisi olduğunu öğrenmek bağrımı dağladı dostlarım. meyer benim iki koca günde yaşadığım o anların kat be katını bir başkası yaşamış üstelik onunla beraber yaşlanma hayalleri kurmuş, kimbilir belki de beraber kurmuşlar. bütün anılarım ihanete uğradı, kendimi aldatılmış hissediyorum. tarih değişir mi? değişir ulan! değişti işte. tarihte bir eski sevgilim vardı. meğer zaten başkasının eski sevgilisiymiş o. artık benim hiçbir şeyim. onun hala eski sevgilisi. ihanet buymuş kadim dostlarım.

http://fizy.com/#s/15036l

22 Eylül 2010 Çarşamba

ahlak zabıtalarımız arı gibi çalışıyor!

Tophane'de bir sergi açılışı.. Varillerle içki içiliyor.. Permalı sarı saçlarını semaya kabartmış 20 cm topuklu kadınların kahkahaları havada yankılanıyor.. ağzında sakız ayaklarında timsah derisi ayakkabılarıyla orta yaşlı birkaç erkek mahallede ekmek almaya çıkmış 13 yaşındaki varoş kızın etrafında bir çember oluşturmuşlar memişlerini elleyip isterik gülüşmelerle eğleniyorlar.. kızın ağzına zorla viski boşaltıyorlar. tabi bir yandan da sokakta park ettikleri üstü açık mercedeslerinden son ses komençero çalıyor. zavallı mahalleli dehşet içinde! genç kızı bu sosyete piçlerinin elinden kurtarmak ve bu soytarılığa bir son vermek iiçin mahallenin en yaşlı ve olgun kişisi balıkçı orhan amca geliyor ve tüm sakinliğiyle "beyler bayanlar burası sakin bir muhittir lütfen hareketlerinizi kontrol ediniz" uyarısında bulunuyor. ama bu sosyetik piçlerin fırlamalıklarından nasibini alıyor ve çember içine alınıp itilip kakılma sırası ona geliyor. göz yaşlarıyla kahkahalar birbirine karışıyor ve artık tahamülü kalmayan delikanlı gençler duruma el atıyor. kaba kuvvet kullanmaya mecbur kalıyorlar. sadece namuslarını, gururlarını ve sükunetlerini korumak adına!

"Tophane'deki sergi açılışnda içki içenler ne yapmış, nasıl davranmış da dayak yemişler bir de ona bakmak lazım" diyenler acaba böyle bir görüntü mü canlandırıyorlar kafalarında? Bu 80'lerin yoz, sığ türk filmlerinden bir kare arkadaşım üzülme! böyle olmadığı çok açık. insanlar içkileriyle galerinin dışında sohbet ettikleri için dayak yediler, gaz bombalarına maruz kaldılar. belki o bile değil! belki de çok daha önceden belliydi bu saldırı ne malum? tayyibe uzanan eller kırılsın çünkü! "ben değiştim demedim, geliştim dedim" derken taktığı maskeyi gösteren bir sergi ne de olsa.

kaldı ki bu olayı derinleştirmeden, gürültüden rahatsız olmuş mahallelinin saldırısı olarak görmüş olsak bile akıl almaz, vicdana sığmaz bir olay olduğu gerçeği değişmiyor. ortada linç! girişimi var! sebep ne olursa olsun bu orta çağ eylemidir. hoş türkiye'de linç girişimlerini ve başarılı sonuçlanmışlarını pek çok kez gördük. bunun beyoğlunda bir sanat galerisine yönelik olması ise laiklikten şeriata giden yol filminin ilk karelerini andırıyor  özellikle Ankara'da polisin ahlak zabıtalığna soyunup elele tutuşan çiftleri uygunsuz hal ve hareketle suçlayıp topladığı, bunları sert bir şekilde uyardığı ve haklarında soruşturma açtığı da düşünülünce! ( tabi öyle bir film olsaydı)(ben fonda da requem for a dream'in film müziğini hayal ettim daha tüyler ürpertici oldu).

12 eylülde sandıktan yüzde 58'lik bir byük evet çıktı. artık güçlerinin farkına daha iyi varmış bir gerici ordusu var. hükümette de ister asaaar ister keser bir başbakan. beraber ister asarlar ister keserler, nasılsa yargılanma korkuları kalmadı!

bu da moralinizi düzeltsin: http://fizy.com/#s/1ci2e1

21 Eylül 2010 Salı

Endişe, korku, haset eşittir facebook

Bu Facebook adamı paranoyak yapar. "Ne düşünüyorsun canım?" diye soruyor ya her daim, kardeş herkes bunu siyaset meydanında sorulan çok kritik bir soru gibi algılıyor ve gerçeği söylemesse ülke elden gidecekmiş gibi ne düşünüyorsa onu yazıyor. Akıl bu, her şeyi düşünür her an zırvalıyor olabilirm aynen yazmıyım demek yok! O an aklından burnumu karıştırıp tatağımı top yapıp üstüne atmak istiyorum geçiyorsa onu yazanlar var.. Ya da "listemdeki iğrenç yaratık sana sesleniyorum hemen  terket bu toprakları" buyuruyor, kime kızdıysa artık!

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, ikinci tekil şahıs kullanılan yerde üstüne alınmaz mısın? ben alınıyorum kardeşim! sonra kara kara düşünüyorum ben ne yaptım bu denyoya niye şimdi böyle bişey dedi diye.. Ya da dün mojito içtim o ye yazmış. e afiyet olsun bacım da şimdi mi söylenir?! çağırsaydın da karşılıklı içseydik?
Ya da nisbet mi yapıyosun ki nedir o mojitomu içtim pek mutluyem uçuyoremler falan? İçen var içemeyen var, kadehi 20 tlden başlıyor boru değil..

Facebook statüsüyle arkadaş listesindekilere seslenenler size sesleniyorum: Asabımı bozuyor psikolojimle oynuyorsunuz! Lafınız kimeyse adam gibi özelden mesaj atın totoşlar.. Şimdi burdan okumayanlar varsa diye feysbook sayfama da yazıcam.. artık senli diil onlu konuşun da biz de yorum yapalım gönül rahatlığıyla!


Edit: Ehe kabul bu yazıyla birine laf çakıyorum.. üstüne alınan oldu mu lan?

16 Eylül 2010 Perşembe

İsim takmadan önce iki kere düşün

Sonra çok utanabilirsin! (Edit: Bir daha düşündüm de.. kesinlikle isminin hakkını veriyormuş! Bkz. pis bitli hippi)

Dün o "pis bitli hippi" (çok utanıyorum) eski sevgilimin evine gittim. İş yerimin bir üst sokağında oturuyomuş. Giderken aklımda "napıyorum ben? ya şimdi yazmaya başlarsa? Iyyyy" gibi pis düşünceler dolanıyodu. Kapıda karşılaştık, baktım elinde torbalar, içkiler alınmış.. tabi ki içmedim.. bir fincan filtre kahve istedim bi de onun birasından iki yudumcuk içtim ki yanlış bişey yapmıyım.. evi çok güzel, her yerinde çiçekler açmış bahçe gibi bi ev.. balkonda kendi yaptığı kocaman bi kafesin içinde dört tane küçük hintli kuş var.. türk kızlarını ağına düşürmek için her türlü donanım mevcut. romantik bir ev. seksi bir oda. peh! dedim. zerre değişmemiş.

balkonda oturup muhabbet etmeye başladık. her zamanki gibi konu politikaya geldi.. o sıkı bir liberal, bense sosyalist. tartışmaya daha başındayken nokta koymaya karar verdik; nitekim bu sefer ev en üst kattaydı ve birbirimizi balkondan atsak pek şansımız olmazdı. sonra kısa bi sessizlik oldu, rahatsız edici cinsten. huzursuz bi sessizlik.. "üf ne desem ki? çok sıkıldı kesin" düşünceleri havada fink atıyor.. dolayısıyla eski günlerden konuşmaya karar verdik! benim eskiden ne ketum, ne soğuk, ne kinayeli uyuz bi sevgili olduğumu anlatmaya başladı yine. artık çok değişmişmişim, gayet rahat konuşabiliyomuşmuş benimle. (3 senedir ikinci kez buluşuyoruz, ilkinde 1 saat oturmuştuk sadece).. ben de bütün suçlamaları kabul ettim (çünkü doğruydu) ve onun beni aldattığını itiraf edip üstüne bi de aldatıldığım kızın detayları, her gün aynı yemek yenmez cümlesi vesaireyle özgüvenimin bilinçli olarak içine ettiği geceye döndüm. aslıında bunları atlatalı üç sene oldu. evet o gece ve takip eden birkaç gün hayatımın en zor günleri olmuştur belki ama etkisi çok uzun sürmemişti.gel gör ki dün ona farkında olmadan hesap sormaya başladığımda bunu atlatamamış olduğumu şaşkınlıkla gördüm. bir an boğazım düğümlendi gözlerim doldu ve konuşmaya devam edersem ağlıcağımı, ağlarsam onun beni teselli etmeye çalışıp yakınlaşıcağını düşündüm.. ama devam etmezsem de anlıcaktı ve kaçışım yoktu. bir an ne diceğimi bilemedim ve tamam sorun yok.. ımmm.. ben sadece.. gibi saçmalarken kendimi topladım. ona dönüp baktığımda yüzündeki hayreti okudum.. duygu bocalamama anlam verememişti, gözlerinden de üzüldüğü belli oluyodu. o da ne diceğini bilememişti galiba çok çaresiz bakıyodu. sonra özür diledi, şimdi buraya yazmamın çok saçma olacağı bir sürü şey geveledi.. nedense bana çok inandırıcı geldi ve çok rahatladım. bişey hissettiğimden ya da istediğimden değil. sadece geçmişimdeki kara bi lekenin temizlenmiş olması bana huzur verdi o kadar.

Kırılmış onurumu tamir ettikten sonra daha rahat muhabbet etmeye başladık. Muhabbet kuşları gibi.. cırcırcır konuştuk.. tabi ki anlaşamadığımız bi konu yine çıktı. bilmem ne günü ben sana şöyle demiştim de sen bana böyle cevap vermiştin dediğim bir olayı hatırlamadı ve böyle bişey olmuş olsa günlüğüme yazardım kesin ben her şeyi kelimesi kelimesine yazıyorum dedi. gerçekten de yazıyomuş! onlarca defterin arasından sözünü ettiğim tarihli olanı çıkardı ve aramaya başladı. o anda benimle ilk tanıştığında benim hakkımda yazdıklarını merak ettim.. şeytan dürttü. bin bir dil döküp biraz cilve yaptıktan sonra arkasının tatlıya bağlanma! ihtimalini düşünerek okumama izin verdi.

Birinin günlüğünde kendi ismini okumak, seninle ilgili hissetiklerini dikizlemek çok garipmiş. yanımda olmasa, gizlice okusam (yapmadığım şey değil, ablamın günlüklerini hep okurdum çok heyecanlıydı) daha rahat olurdum ama o yanımda beni izlerken pek tuhaf oldu. Benimle ilgili bu kadar güzel şeyler hissetmiş olcağını hiç aklıma getirmezdim.. sanırım ben kimseyle ilgili o kadar güzel şeyler hissetmedim. ya da o kadar güzel anlatamazdım bilmiyorum. okurken ağzım bi karış açık, aynı zamanda yüzümde şapşal bi tebessümle şabana benziyodum sanırım.

neyseki yolumdan sapmadım. bir an için içim erise de bunun sadece ego tatmini olduğunu farkedip çıktım ve evimin yolunu tuttum. şimdi hem gururlu hem mutlu hem de kararlı ışıl ışıl bir genç olarak geleceğe umutla bakıyorum.

14 Eylül 2010 Salı

Aşkın kitabını marksistler yazmış 1

Dün akşam bir kitaba başladım. Tanıyanlar bilir çok okurum elimden kitap düşmez gözümden zeka fışkırır  (öhöm). Tamam itiraf ediyorum. Son bir aydır başladığım bütün kitapları yarıda bırakıyorum. (Momo hariç!) Ama bu sefer farklı olacak, büyük ihtimalle bu gece bitmiş olur. E konu aşk olunca benim için akan sular duruyor tabi. Aşk filmi, aşk şarkıları, aşk karikatürleri, kalp şeklinde yastıklar, çikolatalar, aşk-ı memnu, johnny depp... kısacası her tür fanfinifinfon ilgi alanıma giriyor.

O yüzden başucumda üzerinde Aşk Üzerine yazan bi kitap bulunca "bu bi işaret olmalı, eros beni duymuş bana 'aşkın kitabını yazamadın al bari yazılmışını oku' demiş" diye heyecanlandım ve biraz da üzüldüm tabi. "bu ne acele yüce eros, bekleseydin benim de zamanım gelecekti" diyecek oldum ama sonra isyan etmenin faydası olmayacağından caydım. Hemen ablama döndüm, "kız müberra bak eros-u te'ala bana işaret yolladı, bu işi erbablarına bırak diyo galiba" dedim. Kendisi benden 3 yaş büyük olur ve sülalemize yaraşır derecede zeki olsa da metafizikten, işaretten, evrenin dilinden pek anlamaz. Zaten ben daha zeki olduğum için ailede daha çok sevilir sayılırım da üzülmesin kıskanmasın diye belli edilmez ona. "Ha ben aldım o kitabı, oku bak çok güzel" dediğinde bi kere daha anladım. Erosla aramdaki ilişkiyi kıskanmıştı bu sefer de.. Kıskançlık ayrı bir yazının konusu tabi... Gelelim aşka..

Şimdi neden aşık olup duruyoruz bok mu var amk? (evet ayran gönüllüyüm, kim değil ki?). İşte Alain De Botton, bu kitapta neden aşık olduğumuzu söylemiş.. Şimdi sıkı durun, nedenini bilirsek aşkı ortadan kaldırabiliriz!! Bi kere aşk can sıkıntısından oluyormuş. Ben kendi çözümümü buldum. Makyaj kursuna gidip kendimi böyle oyalamayı, günün birinde de ünlü bir makyaj, hatta belki de special effect uzmanı olarak bu yararsız duyguyu yararlı bir aktiviteye dönüştürmeyi planlıyorum. Böylece aşık olup zaman harcıcağıma, aşk filmlerinde makyajcı olup para kazanırım sanata da bir katkım olur.

Botton diyor ki; güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa.. tam cümlesini hatırlamıyorum ama en azından bu anlama geliyordu. Güzelliği ikiye ayırıyor yazar, bir mükemmel güzellik (johnny depp), iki gerçek güzellik (veli). Mükemmel güzellik bizde bir duygu seli yaratmıyormuş, çünkü biliyormuşuz ki johnny depp sadece benim için değil ayşe ve fatma için de güzel, yani çok güzel, çok seksi ama bir özelliği yok. Velinin güzelliğiyse bizi koltuktan hop oturtup hop kaldırıyor, yemeden içmeden kesiyor, nolur o da beni sevsin dedirtiyor, kısaca bizi aşık ediyormuş kendine.. neden? çünkü velinin yamuk burnu, sol kaşının üstündeki beni, tek kulak memesinin hafif yukarı kıvrık olması sadece benim bakıp farkedebileceğim ya da sadece benim hoşuma gidecek özelliklermiş yani çok özelmiş. Yani aşk, kendini özel hissedebilmek için sevgilinin kusurlarını sevmektir diyebiliriz bu durumda. Kimse onu senin gördüğün gibi göremesin diye.. Ben bunu çok iyi anlıyorum. İlk sevgilim İlkerin yeşil gözlerine hastaydım.. bakar bakar içim erirdi. ama kimse onun gözlerini benim gördüğüm gibi göremezdi; çünkü çocuğun gözleri aslında kahverengiydi. Ayrıldıktan sonra gördüğümde arkadaşlarımla o kadar inatlaştığım için çok utanmıştım nitekim artık ben de onların gözüyle bakıyor ve kahverengi olduklarını görüyordum. İşte bak sen aşk nelere kadir!

Aşk karşılık bulduğunda genelde biter, diyor.. evet kısmen katılıyorum, genelde böyle olmaz mı? gözünde birini büyütürsün, güzelleştirirsin, erkekleştirirsin / dişileştirirsin.. belki başkası yapsa tebessüm bile etmeyeceğin esprilerine katıla katıla gülersin. sonra o da sana kendini bırakırsa "hop noluyoruz yoo?!" der, şaşırırsın.. çünkü sen var olmayan birini yaratmışsın zaten, neden? kendinden üstün birine ihtiyaç duyduğun için.. ya da karşındakini kendinden üstün gördüğün için aşık olmuşsundur. o senden üstünse sana aşık olamaz.. sana aşık oluyorsa senden üstün değildir. onca zaman kafanda büyüttüğün özellikler, bir anda pıs diye söner ve gerçeklerle yüzyüze gelirsin. ve hazin son kapıya dayanmıştır. aşk bitmiştir, en azından senin için. demiş yazar. aşağı yukarı.. böyle olabilirmiş, ya da... aşkın karşılık gördüğünde mutlu olup aynı duygularla ilişkiye devam edermişsin. bu iki farklı sonuçsa senin kendini ne kadar sevdiğin ya da kendinden ne kadar nefret ettiğinle ilgiliymiş. eğer ben kendimi seviyorsam karşımdakinin beni sevmesini abest  bulmayacağım için bana aşık olması beni şaşırtmaz ve ilişkiyi sorgulamama neden olmazmış. yok ben kendimen nefret ediyorsam benim aşık olduğum adam bana nasıl aşık olabilir ki diye şüpheye düşüyormuşum ve karşımdakine olan hayranlığım bir anda geçiyormuş. valla adam böyle anlatmış ama ben bazen öyle oluyorum bazen böyle, buna ne demeli? bazen karşılık gördüğüm anda soğuyorum ve ayaklarım kıçıma değe değe kaçıyorum, bazen de karşılık görünce kedi gibi yavşıyorum. o zaman ben kendimle çok inişli çıkışlı bir ilişki mi yaşıyorum acaba? bugün nefret ediyorum yarın seviyorum belki de.. bu da ayrı bir vaka ama bundan bahsetmemiş henüz. belki bi dahaki bölümde anlatır.

botton, birşeyi daha açıklığa kavuşturuyor gençler, çok önemli! "tanıdıkça seversin" evet. atalar her zaman doğrusunu söylemiş. bak adam da diyor: ilk görüşte aşkla başlayan ilişkiler iyi başlayıp kötüye doğru gider. zamanla birbirini tanıyarak gelişen ilişkilerse sonradan aşka dönüşür ve daha kalıcı olurmuşmuş. bence doğru. benim vakt-i zamanında ilk görüşte yıldırım aşkına tutulduğum bir hippi sevgilim vardı. ilişkimizin ilk dakikası en yoğun hissettiğim dönemdi ve sonra git gide git gide soğudum. sonunda da onu pis bitli hippi olarak hatırlar hale geldim. halbuki başka bir sevdiceğim oldu sonradan. başta yine aşık oldum ama sadece bi gece. sonra hemen ertesinde soğudum ve ilişkimiz ben soğuduktan sonra başladı. ama gitgide kendisini pek bi sevmiştim. zamanla, tanıdıkça aşık olmaya başlamıştım.. ta ki başka birine ilk görüşte aşık olana kadar. o zaman yıldırım aşkı ağır bastı tabi.

kıssadan hisse, boton ve ben diyoruz ki: senin sevdiğin değil, seni seven!

not: başlıktaki "1" den bunun bir yazı dizisi olcağını anlamışsınızdır. evet bir kitap üzerine yazı dizisi yazacak kadar arakçıyım. sadece okumaya üşenenler için.

10 Ağustos 2010 Salı

Kahraman olayım derken elinden kaza çıkmasın, man?

Gün gelir ARG oyunlarının da modası geçer sanmıştık. Yanılmışız. En azından henüz değilmiş. Gün geçmesin ki bu oyunlara bir yenisi eklenmesin. Bence eklenmesin. Gençlerimizin körpe beyinleri cinayet fikrini normalleştirmesin. Sonra PC başında masum masum ARG oynarken bir anda sokağının köşe başından ilk geçen kurbanı öldürmesin Japon oğlumuz.

Benim de aklımı çelmedi değil. Özellikle yeni Dexter kampanyası. SCVNGR ile merak uyandıran navigasyonlu bir giriş yaptı. İpuçları şehrin farklı park, bahçe, dereboyu neyim ne varsa serpiştirilmiş. İşim gücüm olmasa alır büyütecimi çıkarım keşfe. Bir de Boston'da olsaydım tabi. Neyse ki Boston'lu genç kaşifler yokluğumu aratmıyor. Forumlara bakıyorum da genç Amerikalılar maşallah FBI gibi çalışıyorlar.

SCVNGR'den topladığın ipuçları seni özel uyku analiz web sitesine götürüyor.  Urnameurlife isimli kullanıcı da twitter'dan ipuçları vermeye devam ediyor. Aynı zamanda Serial Hunterss ismiyle bilinen bir kadın da kendi adıyla yaratılmış web sitesinde bilgilendirici videolar ve ipuçlarıyla cinayetin çözülmesi için elinden geleni yapıyor.

Küçüklüğünde Inspector Gadget'ı kaçırmayanlar da işi gücü bırakıp topladıkları ipuçlarını birleştiriyor ve forumlarda fink atıyor. O forum senin bu forum benim en zeki dedektif kimmiş gösteriyorlar.

Hayır kıskandığımdan değil. Ben de her şeyi bırakıp kendimi sokaklarda saç kılı sigara izmariti aramaya adayabilirim. Zevkli olmayacağını da iddia etmiyorum. Bu kadar insan oynuyorsa vardır bir bildikleri. Ama bunun cinayet değil de ne biliyim küresel ısınmayı durdurmak için olanı çıksın, Haydar'la Gülsüm'ü kavuşturmak için olanı çıksın sonuna kadar desteklemeyen en adi şıllıktır burdan söylüyorum.

6 Ağustos 2010 Cuma

3 Ağustos 2010 Salı

Keçileri kaçır, dünya kurtulsun

The man who stare at goats, meali; keçilere dik dik bakan manyak. Filmi dün akşam ne izlesem diye aranırken buldum. Nedense aklıma ilk Yaban Koyununun İzinde geldi. Haruki Murakami'nin beni vakti zamanında esir alan romanı. Filmin ortalarında ise içgüdülerime güvenmem gerektiğini anladım; nitekim görmezden gelinemeyecek benzerlikler var.

Amerikan ordusunda görev yapan üst düzey bir asker "ben ne yaparım ne ederim de Allahın sevdiği, dünyanın gözdesi Amrikamı daha iyi savunma yolları bulurum?" diye düşünür taşınır. Bir süre kafa dinleyip farklı ortamlar görmek için bir hippi kampında yıllarını geçirir. Sex drugs rocknroll derken sevginin gücünü keşfeder ve bunu yüce Amerikan rüyasını gerçekleştirmede kullanmak için orduya döner. Askerlerini asil bir yogi edasıyla yetiştirir. Lsd, çiçek, böcek... sevgi için ne gerekiyosa kullanır. Bütün askerlerine akıl ve gönül gözü sayesinde üstün yetenekler kazandırır. Sadece bakarak karşısındakini silah bırakmaya ikna etmek gibi. Çünkü Amerikan ordusu zamanında Vietnam'a da Irak'a da hakkıyla girmiştir ya, karşısında ona silah doğrultacak bir şerefsiz görse aslında donuna kadar soyundurup koştururken öldürse yeridir, amma ve lakin yüce insanlıkları sayesinde onlar öldürmeyi değil silah bıraktırıp öyle ülkeyi öyle soymayı tercih ediyolarmış senaryoda. Zaten Iraklı bir siville bu ince ruhlu amerikan askerleri arasında geçen bir dialogda da dediği gibi; Irak'da çürük elmalar olduğu gibi Amerika'da da var. Irak'daki çürük elma: Karşısında annesi, babası, evladı veya komşuları öldürülürken sessizce saklanmayıp da Amerikanlara ateş eden hain. Amerika'daki çürük elma: jeepiyle benzin almaya geldiği sırada durup dururken sivil halkın üzerine yaylım ateşi açan çılgın asker. Aynı şey zaten, değil mi?

Peki bu adam niye keçilere bakıyor dik dik? Çünkü bakarak öldürme yönetimini deniyorlar! Bence bu da olur yakında, işte o zaman samimiyet hak getire! Kimse kimsenin gözüne bakamaz olur. Ben kedimin gözüne bakanın gözünün yaşına bakmam mesela. Gördüm bi kere zavallı keçi kendi haline geviş getirirken pat diye düşüp hakkın rahmetine kavuştu. İşte bu bakışma sırasında Yaban Koyununun İzinde soğuk bir gölge gibi geçti kareden. Cümle şu "Keçiye bakarken onu içimde hissetmiştim. Keçi benim içime girmişti". Tıpkı kitapta koyunun ele geçirmek istediği insanların içine girmesi gibi. Hayvanlar arasında da pek bir fark olmadığı için bu izlenimi uyandırmış olabilir bende, haşa arak demiyorum.

Gülmek için bire birdi bence. Absürd filmleri severim ne yalan söyliyim. Ama mantık hataları, ama alttan mesaj vermeler de olsa oyunculuk da iyiydi, senaryo da gayet absürdtü (iyi bir yorum). Ben izlemekde çok geç kalmışım, film teeee martta vizyona girmiş kalkmış bile. Ama izlemeyen varsa izlesin, bende var yollarım. Geri getirmek şartıyla!

27 Temmuz 2010 Salı

Hayatın renkleri


Biraz önce yerçekimini solda sıfır bırakacak bir şey keşfettim!
Yarın akşam toplantıya kalacağım için biraz erken yatayım, güç toplayayım fikrinden yola çıkarak yatakta bir o yana bir bu yana dönerken aklıma saçma sapan bir düşünce geldi. "Bütün erkekler gerçekten aynı mı lan?!" düşüncesi.. Ben de her hemcinsim gibi kafa yordum. Hepsini bir bir düşünmedim tabi ki.. Ne gerek var geçmiş defterleri kurcalamaya. Ama gerek de kalmadı zaten.. Keşfimi açıklıyorum: Hayır tabi ki bütün erkekler birbirinden farklı! Ben aynı insan olduğum için hepsini aynı görüyorum! Bence bu kanunlaşmalı... Fizik kitaplarına da eklenmeli, her genç kızımız yaş kemale erdiğinde öğrensin, sonra geceleri uykuları bölünmesin.

Duygu değil, süperkahraman içgüdüsü


Yaşadığım heyecan patlamalarına bir anlam yüklemek istiyorum artık. Mağdem ki varlar ve mağdem ki günde 5 vakit beni esir alıyorlar, o halde bir yaşam amaçları olmalı. Bir misyon yüklemeliyim onlara.

Bu sabah düşündüm taşındım. Son 3 ayda 300 kere heyecan krizi yaşamışımdır. Kriz diyorum evet; çünkü başka türlü tanımlayamayacağım bir bombardıman bu.. Kasık üstü karın altında yarım saatle yirmi dört saat arasında sürebilen yoğun işeme isteği hissi.. "Vay salak, git işe de kurtul" diyenlere: çok mu zekisin? Denedim tabi ki.. Olmuyor. Hiçbir şey kar etmiyor. Enerji fazlam mı var acaba diye düşünmedim değil.. Gittim deli gibi dans ettim kendi kendime.. Açtım Dijitalism'i Pogo eşliğinde delirmelerim oldu.. Sonuçta kapı aralığında hain babamın beni izleyip karnını tuta tuta güldüğünü görüp yeni bir travma geçirdim. Öz babam bile benimle dalga geçiyor! Gerçi kendisinin yegane eğlence kaynağı olmak bir nevi huzur da veriyor bana.. Mesela bi keresinde Bihter'in beton suratlı anasına "ölüyorum aneeeey!" diye ağladığı sahnede dayanamayıp hüngür şakır ağladıydım.. Yine babam, yine kapı aralığı, yine o çılgın kahkaha.. İçim huzur dolmuştu o gün babacığım bana bakıp nasıl da mutlu oluyor diye.. O da kurtarmadı beni ne yazık ki.. Gün olmasın ki sakin sakin kahvemi yudumlarken yeni bir atak beni yakalamasın.

Çeşitli anlamlar yükledim bugüne kadar. Birinin adı iş oldu, birinin adı sigorta, birinin adı Ali diğerinin ki Veli.. Bugün anlıyorum ki hepsi bahaneymiş.. Ali gitti Veli geldi hissiyat aynı hissiyat. Sigortam yapıldı yetmedi özel sağlık sigortam yapıldı ama bu pislik adi şerefsiz duygu değişmedi.

Çabalamadım değil, çok çabaladım, her türlü yolu denedim.. Bu uğurda psikoloğa bile gittim. Amerika'dan yeni gelmiş hanım kızımız.. Oturdu karşıma.. Aldı kalemini kağıdını, "evet dinliyorum nedir problem" dedi ve o anda gözümden düştü.. Ne demek ulan nedir problem? Ben problemin ne olduğunu bilsem sana gelir miydim hazırcı şıllık! Sonsuz anlayışım ve sakin yapım sayesinde bu ilk gafını sineye çektim. Başladım hayat hikayemi anlatmaya. Amma ve lakin, "Hımmmmm bu şey gibi mi, mmmm türkçesi neydi?" dediği dakka kızcağızın psikolojik bir travmanın eşiğinde olduğunu farkettim. Eeee hacı hacıyı mekkede deli deliyi dakkada bulurmuş, dedim ve kaynaştım yeni arkadaşımla.. Böyle artık özel hayatlarımızdan falan konuşmaya başladık. Ah bu erkekler yok mu hepsi aynı, aaa sen de londra'ya mı gittin nasıldı? gibi sorularla güzel bir saati geride bırakıp bir daha birbirimizi görmeme yemini ederek ayrıldık. Ayrılırken bana "bak bizim bi psikiyatrist var ben gidiyorum çok memnun kaldım, kız sen de git valla bak çok rahatlarsın" diyerek psikiyatristinin numarasını verdi. Olmuşken o da olsun, yattı balık yan gider.. Ona da gittim. Saçı uzun ama aklı selim bir amca çıktı kendisi. İlk görüşte kanım kaynadı. Konuştuk dertleştik, sırtımı sıvazlayıp "üzülme neler var neler ah kızım" dedi. "Al bu ilacı günde yarım doz, derdine derman olmazsa gel beni gör yüzüme tükür" buyurdu.

Dertlerime derman olamadın Lokman hekimim ama o uzun kır saçlarının hatrına yüzüne tükürmeyeceğim. Seni affettim gitti. Peki kime tükürücem, kime suç atıcam, nerde bu acının sorumlusu, ben nerelere gidem? Hayır, yazının amacı bu değildi. Olumsuzu olumluya çevirip onu topluma kazandırmaktı.

Karın boşluğumdaki duygu seline ve yer yer hissettiğim vücudu ateş basması, saç yolma isteği bazen anlamsız gülme krizlerine yüklediğim yeni bir misyon var. Bence bunların sebebi benim saf, ermiş kişiliğim. Ne zaman yeryüzünde bir canlı içme suyu bulamasa ben bunu bünyemde hissediyorum. Evrenin bana yolladığı bi işaret bu. Bundan kelli, her atağımda bir yetkiliye mektup yazacağım. Taki evren bana bir süper kahraman özelliği verene kadar bunu bürokratik yollardan halledeceğim.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Kaştır lan ordan

Tatilde nereye gidilmeli? Biraz geç bir soru oldu sanki.. Nitekim gittim geldim  bile.. Gelmez olaydım.
1 haftalık iznimi aldım, arkadaşım Zeynep'e dedim ki hadi toparlan gidiyoruz.. Nereye bile demedi kuzum, hadi o zaman dedi hazırladık sırt çantalarımızı yarım saatte.. Oldu bitti sandık ta ki biletlerimizi almaya yeltenene kadar. O anda dank etti.. "Ama nereye gidiyoruz ki?" bakışları attık birbirimize.. O Datça aşığı, tabi ki Datça'ya gidelim dedi.. Tabi bilet bulabilirsen. Mağlum bütün yazlıkçılar erken davranmış, planlı programlılar, bizim gibi zibidi değiller.. Olsun, elbet bir yerlere 3 kişilik bilet vardır! Siz siz olun o kadar emin olmayın! Sadece 3 gün sonrasına Kaş'a bilet bulabildik. Bir nevi mecburiyet oldu bizim Kaş hikayemiz. Olsun, tanıdıkça severiz nasılsa değil mi? Her zaman inandığım bir destur..

Tanıdım ve çok sevdim. Küçücük minicik bir yer zaten kutu gibi.. Tanıması az zaman alıyor. Alışıp sevmesi ise çok daha kısa.. Her şeyi küçük.. Bir Küçük Çakıl plajı var, biz minik bir plaj beklerken karşımıza 2 metrekarelik bir alan çıktı.. O kadar sevimli o kadar şeker ki insanın kedi yavrusu gibi alıp kucağında sevesi geliyor.

Küçücük minicik içi dolu turşucuk dediğime de bakmayın. Etrafda gezecek bir sürü güzide yer var. En başta Patara! Delidir, delirtir, kudurtur.. Her ne kadar plajda kumdan nefret etsem de, uzuuuuun sapsarı plajı uzaktan seyredalıp 3 dakikalık bir hayal molası vermeden edemedim. Ben bembeyaz elbiselerin içinde kafamda beyaz Yalan Rüzgarı şapkası sahilde koşuyomuşum.. O anda beyaz atlı prensim, yanmış teni ve geniş omuzlarıyla beni kavrayıp atının arkasına çekiveriyomuş. Kirli sakallarına yüzümü gömüyomuşum falan derken Zeynep dürttü. Atladık dalgalara başladık dehlemeye.. Dalgaya karşı dalınca ister istemez takla attığını beş yaşımda Şile'de keşfetmiştim.. Hemen dalgalara takla attırdım kendimi. Kırmadılar saolsunlar.. Bikinimi de çıkardılar arada.. Ama sadece üstünü.. Etrafta dalgaların arasında altını bulmaya çalışan nice kızımızın yaşadığı adrenalini yaşayamadım ama olsun.

Mustafa'yla Müberra kiraladıkları 3. dünya savaşından kalma beyaz jeeple bizi almaya geldiler. Bir de onlarla boğuştuktan sonra üstü açık cipimize atlayıp kendimizi Mustafa'nın usta şoför ellerine bıraktık. Yolda bir balıkçı bulduk. Hani eski türk filmlerinde uçurum kenarıında salaş balıkçılar vardır ya, aşağısı alabildiğine deniz, dağların doruk noktasında, dünyanın tepesindelerdir ve bir cinayet konuşulur. Biz masada cinayet planları yapmadık, hepimiz şeker gibi insanlarız.. Ama olur da bir gün katil olursam ilk o balıkçıya gidip deri eldivenlerimle çay içeceğim.

Geri dönüş yolumuzda Kaputaş koyuna gidecektik. Ama Müberra yaptı fettanlığını ve "hadi çocuklar geç oldu yatma vakti" diye bizi o turkuaz rengi koyda balıklar gibi şen şakrak yüzmekten alıkoydu. Burdan teessüf ediyorum.

O olmadı ama en azından Limağazı'nın bakir sayılabilecek kadar az tecavüze uğramış koylarında kokteyllerimizle Bahamalar deneyimi yaşadık. Limanağzı'nın en güzel özelliği tekneyle gidilmesi. Al sana kısa mesafe tekne turu. Bayılırım. Sonra çardaklar, altında hamaklar, ve saat yaklaşık 13.00 sularına kadar hakim olan derin sessizlik. Sonra Fransız sıpaları cıyak cıyak Fransızca küfürleşmeye başlıyorlar.. Anlamıyorum da ne dediklerini analarına babalarına küfrediyorumi, onlar da beni anlamıyorlar.. Karşılıklı bi anlayışsızlık, bir fütursuzluk. Çocuklar kamuya açık yerlere alınmamalı bu bir, Fransızlar kamuya açık alanlara alınmamalı bu da iki. En azından Fransızca konuşmasınlar.. Ya da en azından sessiz konuşsunlar.. Ben duymayayım.. Biraz faşizan oldu kabul. Ama bu da kafa kardeşim!

Kaş'ta gece hayatı ise birçok yazlık mekanda olduğu gibi içler acısı. Bir Mavi Bar var ki, Kaş'ın kalbi burada atıyormuş geceleri, herkes böyle söyledi. Gittik, küçücük tabureler, The cranberries çalıyor, bazen de Teoman çalıyor, bir garip mekan. Biz sevdik ayrı. Neden sevdik? Çünkü önünde oturup çekirdeklerimizi çıtlatırken dedikodusunu yapacağımız 30 tane ünlü gördük de ondan. Oyuncuların vazgeçilmez mekanıymış meğer. "Aaaa bu bununla çıkıyomuş bak bak, şu aşifte evli değil miydi?! Bu şu dizide şu sahnede pek cooldu" gibi yorumlarımızla geceler çılgın, gündüzleri aratmaz oldu.

Kıssadan hisse çok sevdim, ama bir daha gitmem. Keşfedeceğim nice Kaşlar var.. Mesela eylülde kaşa kaşa Datça'ya gideceğim! (başka bir kaş esprisi, nasıl? )

20 Temmuz 2010 Salı

Noluyo burda?

Sevenler sevmeyenlere anlatsın. Ben o kadar da sevilmeyecek bir insan sayılmam. Belki dırdırımdan bıkıp usananlar olmuştur zaman zaman. Belki kararsızlıklarım kabız etmektedir kimi zaman ama genelde güler yüzlü
 sevgi dolu bir insan değil miyim?

Neyse ben elmayı sevdim diye elma da beni sevmek zorunda değil elbette.. Ama beni sevmeyen elmayı yeme özgürlüğüne sahip değilsem ben o elmaya elma demem. Elma, beni sevme ama itaatkar ol, asileşme ve bırak da bir ısırık alayım al yanağından. sonra seni çöpüne kadar sömüreyim.. Yiyip bitireyim hayatını çekirdeklerine kadar. Elmaysan elmalığını bil.

Aslında elma demişken aklıma yasak meyve geldi bir anda. Allah-ü teala beni istemeden doğru örnekler vermeye teşvik ediyor olmalı. Bahsi geçen elmayla aramızda yasak bir şey var.. O da meyve.. Yasaksa güzeldir, bi tadına bakalım.. Neden yasak olsun ki? Hımmmm heyecan katmak için belki de.. Evet evet çok heyecanlı, yasaktır o zaman. Belki de biz kardeşiz, belki de elma bunu öğrendi ve kardeşin kardeşi çatır çutur yemesi caiz değil diye düşünerek kabuğuna çekildi.

Kafamda olasılıkların yalnızca milyonda biri var. Bunun olacağını bilsem lisede olasılık hesaplarını yutardım. Demezdim ki "aman bunlar gerçek hayatta ne işime yarayabilir ki?"..

Elma dağa küsmüş, dağın haberi yok. Elmayla dağ daha yeni karşılaşmışlardı halbuki. Şimdi gökten düşecek ikinci elmayı bekliyorum. Üçüncüye kadar oyalaması için.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Kızlar inci var ya.. hermafroditmiş (ziken kadın)



Facebook sayfamda "inci, hödö hüdüyle hüdü hödöyü duvara dayayıp *ikti" yazısını gördüğümde listemdeki bütün incilerden şüphelendim.. kesin bunun bende gözü vardı bu yapmıştır diye millete bok attım ne yalan söyliyim.. sonra öğrendim ki bu inci o inci değilmiş.. bu inci, ekşinin çakması, belden aşağı vurması ve sik sok am götten oluşan mahalle versiyonuymuş.

Nedir işte bir grup genç delikanlı evde hangi porno filmler eşliğinde eliyle aşk yaptığını anlatıyor, "la sen ilk ne zaman milli oldun???" gibi sorulara sallama yanıtlar veriliyor.. lafım meclisten dışarı, ama birçoğu bırakın milli olmayı daha mahalle ligine bile çıkamamış yavrucaklar. Nickler çok yaratıcı, tutsikiyançek, tutsikikoyama, goteotenbulbul, acıseverimtatlısikerim gibi edebi yönü güçlü, duygusal nickler.

Ne yaparlar ne ederler incici gençler? An itibariyle ekşiye saldırı düzenliyorlarmış.. Sanırım bu bir nevi paintball gibi bir eğlence şimdilerde.. biraz önce kendi aralarındaki planlaşmaları okudum da, neyse direk aktarıyım:" 12. *ikime dikenli tel dolayıp da gireceğim *mına koyım " (sansür uyguladım evet rtükten neyim eksik ulan.)
"16. inci ananızı *ikmeye geliyor.




¶▅c●▄███████

▅▅▅▅▅▅▅▅▅▅▅▅▅▅▅▅

█* :~ :► :► :► :► :►

▄██ ▲  █ █ ██▅▄▃▂

███▲ ▲ █ █ ███████

███████████████████████►

◥☼▲⊙▲⊙▲⊙▲⊙▲⊙▲⊙▲⊙☼◤    "
şu sanata bakın hele! nutkum tutldu vallahi, bu çocuktan picasso olur benden sölemesi.. şair ruhunu zaten üstteki dizesinden anlamış bulunuyoruz..
 
Bu kadar coşku, bu kadar emek var ortada.. sonucu görmem lazımdı üşenmedim girdim baktım ekşiye.. aferim, çakmışlar siyah bantlarını ekşi sözlük ikonuna.. (onların işidir heralde diy mi?)..
 
Yarım saatten fazla okursanız bünyede testesteron artışı görülüyor.. ona göre diyim dikkat bağyanlar.. bakın ben ordan çıktım kendimi internette pipili peahces videoları aratırken buldum, beyin kukulaması kaçınılmaz.. ama günde 15 dakka takibi doktorlarca öneriliyor. Böylece Romeo gibi takılan manitanızın iki erkek görünce "oyhş karı götü allah" diye konuştuğu gerçeğini görür ona göre götünüzü sakınırsınız.. benden söylemesi.

Dip note: küfürler bana ait değildir edebinizle okuyun lütfen!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Bir koza için kaç ipek böceğinden çalmam lazım

Koku duyumu kazandığım o mübarek gecede ipeğin neyden yapıldığını öğrendim.. Ne büyük tesadüf değil mi? Zaten son zamanlarda hayatım tesadüfler üzerine kurulur oldu. Galiba elimden gelen bir şey yok kendimi akışa bırakmaktan başka.. Ben de bıraktım ve ipek serüvenini düşünmeye başladım.

Bir; ipek, ipek böceğinden yapılır düşüncesi yanlışmış. Zaten şimdi bir daha düşününce öyle olsa ipek de giyinmememiz gerekirdi hayvanseverler olarak. Gönül rahatlığıyla giyebiliriz. İpek böceği dediğin şey aslında başta küçük bir kurt sonra tırtıl en son da kanatları pek sirin olmakla beraber kendisi bildiğin böcük olan kelebek.. İpeğe dönüşmeden kozasından çıkıp bi oraya bi buraya salınıyor. Hatta geçen bi tanesi bizim ofise geldi, şişlinin ortasında!

Konuyu dağatmadan açmak gerekirse, bu hikaye aslında ipek böceği için burada bitiyor. Kozasını kırıp çıktı ve ardına dönüp bakmasına da gerek yok zaten. Kozadan ipek yapmak ya da parçalarını kendi etrafına örmek insanoğluna kalmış. Ben şimdi Bursa'ya gidiyorum ve koza parçaları toplamaya başlıyorum. İpek mi yaparım kendime koza mı örerim henüz bilmiyorum.

*İpekten kazanacağım parayla Massive Attack bileti alabilirim ya da kozamın içinde her şeyden yalıtılmış olarak konsere giderim...

Yemek için yaşama, yaşamak için ye

Koku duyumu kazanmış olmanın mutluluğunu dün herkeslerle paylaşmıştım. İçim içime sığmıyor her şeyi koklamaktan kendimi alamıyordum. Adeta bir sevgi kelebeği olmuştum.. Çiçek böcük ne varsa içime çeke çeke kokladım bütün gün..

Yanlış yapmışım. Balık bazen baştan kokmazmış, bunu anladım. Bazen kavun gibi hoş gelirmiş kokusu.. Dibini koklayınca bayat balık olduğunu anlarmışsın. Gözleri ferini yitirmiş, derisi pul pul olmuş dökülmeye yüz tutmuş. Baştan ayağa bayağı, baştan ayağa göründüğünden farklı bir koku.. Bir nevi orkide gibi.. Hani orkide tazeyken mis gibi kokar gözlerini kapatıp onu içine derin derin çekerken birden bire ağır, burnunun direğini sızlatan bir şok dalgası yaratır ya, aynen öyle.

Neden böyle pişman oldum bu koklama huyundan anlatayım hemen.. Sabah yine geldim işe aynı mutluluk ve hayata yeniden başlamanın verdiği hafiflikle. Hala sniff sniff durumdayım kuyruk dimdik havada.. Saat 11 sularında yemekhaneden mis gibi bir imambayıldı kokusu geldi.. Saat 12 de yukarı çıktım karnım zil çalarak.. Bir de ne göriim??? O aslında imambayıldı değil, ıspanakmış ki ben ıspanaktan nefret ederim. Görür görmez miğdem kalktı. Eğer imambayıldı kokusu almış olmasaydım bu kadar hayalkırıklığına uğrmayacaktım belki.. Ama bir şey beklediğiniz zaman, o yemeği adam yerine koyduğunuz zaman adam gibi davranmasını bekliyorsunuz.. Halbuki onun adam değil sadece tadımlık bir yemek olduğunu ve sizin de onun için bundan bile daha azını ifade ettiğinizi bildiğiniz zaman alan memnun satan memnun oluyor. Düş kırıklığı yok, aç kalmak yok, aç kalmanın verdiği depresyon hali yok, diğer yemeklere de artık şüpheyle yaklaşma durumu hiç yok..

Bir süre serumla beslenebilirim.. Yeter ki kokular aklımı bulandırmasın.. Sonunda miğdem kalkmasın.. Hatta yemek değil mi işte hepsi aynı biri salatalık diğeri kabak..

4 Temmuz 2010 Pazar

Gözüm kapalı burnum açık

Son yıllarda koku duyumu kaybetmiştim. Bu çok kötü bir his. Lazanyayla muhlamayı ayıramamak, yan bahçede yapılan mangalda tavuk mu balık mı var çözememek, gülle karanfili aynı kefeye koymak içler acısı.
Bu özelliğimi kaybettiğimden beri ha Ferit ha Coşkun hepsi bir nasılsa kokuları yok diye düşünmeye başlamıştım tam. Robot olmuş, Japon bilimine hizmete gitmeye hazırlanıyordum. Ama artık bavulumu kaldırabilirim..
Geçen gece koku algım bana döndü.. Çok özlemişim bu duyumu.. Ona sarıldım sımsıkı.. Öyle güzel merhaba dedi ki yeniden, başımı döndürdü.. Bir daha beni terk etme biricik duyum.. Ömür boyu tazı gibi koklamak, taze demlenmiş çay gibi koklanmak istiyorum. Amin.

25 Haziran 2010 Cuma

Derinliği olan bir şey

Bazen bir elektriklenme olur. Dünya o an durur. Ama aslında o sadece bir salisedir ve kimse dünyanın durduğunu anlamaz senden başka.
Halbuki o an evren durmuştu. Bütün sesler uğultuya, bütün nefesler toplanıp fırtınaya dönüşmüştü. Bunu bir tek ben mi gördüm? Bir tek ben yaşadıysam çok özel bi insan olmalıyım. Çünkü çok özel bi andı ve derinliği vardı.
Konuyu burdan aşk-ı memnuya bağlamak istiyorum. Olmuş dedik gözlerimiz doldu ceylan gözlüm bihterim delirdiğinde. Firdevs hanım bağrına basıp yavruuuuummmm dediğinde hıçkırdık ana yüreği işte diye ağladık. Bihterim acıyan kalbine kurşun sıkıp gözü açık gittiğinde eh işte burasını zaten tahmin ettiydik dedik. Ama o behlülün 2 günde saç sakal birbirine karışması, hatta sapsarı oğlanın kararmasını dehşet içinde izledik. Hadi sakalı beline kadar uzatmış, bir insanın üzüntüden kolları mı kıllanırmış, bir anlam veremedik doğrusu. Ziyadesiyle kurt adama dönüştü ve ölüye behlül kaçar aşkım diyip ağızlarımızı 2 metre yerlere düşürdü. İşte bihterim elektiriklendin elektiriklendin de noldu? Mezarının başında adam sana nihal ah nihal dedi, sana kapak oldu. Yazık yazık senaristin bulunduğu yerde ölü ya da diri yakalanıp suratının orta yerine tükürmem için bana getirilmesini talep ediyorum. Bulanlara Bihter çizmesi hediye.
Hadi behlül kaçar..

22 Haziran 2010 Salı

Aman geri kalma sony

Teknolojinin gidişatını izlerken kendimi bilimkurgu filmlerinin ortasına düşmüş yeşilçam figüranı gibi hissediyorum. Daha faksı bile çözebilmiş değilim. Nasıl oluyor da benim burdan yazdığım yazıyı sen ordan alıyorsun kafam almıyorken bi de lcd tvsi çıktı. hadi tüplüyken o arkadaki çıkında bi olay var, görüntüler orda harmanlanıyor falan diye bi açıklama bulmuştum. Ama tüpsüzler çıktı bende akıl sağlığı kalmadı. Arkası da düz nerden geliyor bu görüntüler? Sonra blenderdan başladı aha noluyo bıçakla keserdik derken mutfak robotu ordan da memikli mimikli duygusal geyşa robotlara kadar vardı iş. Zaten kadın nüfusu patlaması yaşanırken bir de robot rakipler çıktı piyasaya.  Hem de çekik gözlü, siyah saçlı, beyaz tenli en japonundan..

Şimdi bunlar sadece başlangıç. Bu teknoloji çılgınlığı vantilatörle başladı, atom, hidrojen bombasına kadar gitti.. Arada bi bağ olduğunu kimse inkar edemez. Altı üstü pervane dediğimiz ve yerine klimayı koyduğumuz bu icat, bu kadar büyük sonuçlara yol açtıysa ipad nelere yol açacak diye düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, üç boyutlu dev projektör gösterileri moda oldu. Şimdi de Sony Madrid katılmış furyaya.. İçim ezilerek izledim. Bunları bilgisayarımın kuş kadar ekranından izleyip bu kadar afallayabiliyosam canlısını izlesem bağıra bağıra kaçar, kafama hunimi akıp "kaçın kaçın dev vinçler dünyayı ele geçirmeye geldi" diye rezil olurdum. Böyle bilimkurgu olaylarının canım ülkemde yapılmaması beni çok bahtiyar ediyor. Ama orada bi yerde, huzurlu odamın dışında böyle neidüüü belirsiz olaylar var ve uykularım kaçıyor. Tatlı rüyalarım kapının açılıp karanlık güçlerin odama sızması korkusuyla korkunç kabuslara dönüşüyor..

Neyseki bu akşam 6.30 sularında psikologa başlıyorum. Sonra unutmiyim diye sorunlarımın bi listesini yapmıştım. Bunu ilk sıraya ekliyorum. Nitekim bu sadece benim değil, bütün insanlığın sorunu. Alın gözlerinizle görün...






Madrid, 22 May 2010 - Projection on building for Sony - Event: Final Champions League 2010 - Venue: Colegio San Augustin from NuFormer Projection on Vimeo.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Efese!

Haftalardır beklemedeydim, bir davetiye bulayım da kendimi Otto Santral'in yemyeşil çimlerine atıp Fisherspooner'a doyayım istiyordum. Kafamda bin tilki, nasıl girerim nasıl ederim de param yine de cebimde kalır diye. Bininin kuyruğu birbirine dolandı kör düğüm oldu. Vodafone'un sitesindeki yarışmalara mı katılmadım kırk yıldır görmediğim arkadaşlarıma mı yılışmadım.. Ne yaptıysam olmadı. Bir davetiye bulamadım a dostlar. Gün geldi çattı. Bir umut belki kapıda bir tanıdık yüz görürüm belki bir gişe memurunun insafına gelirim düşünceleriyle gittim. Bi de ne öğrendim dersiniz? Festival zaten bedavaymiş! Yani ücret falan ödemiyosun.. Bir bileklik bulup giriyosun.. Artık bunu da öğrendim ya efesin elini öpesim geldi. Yapıcam. Öpücem. Gördüğüm yerde bırakmıcam.

Fisherspooner hayalleriyle gittiğim festivalde sadece Groove Armada'ya yetişebilmemse tamamen benim suçum. Organizasyona bok atabileceğim hiç bir konu yok. Ama güvenilir kaynaklardan öğrendiğim kadarıyla Fisherspooner kafayı kırdırmış. Ben de kaçırdığım için kafayı kırdım hala kendime gelebilmiş değilim. Yine de içim bir nebze olsun rahat. G. Armada'yı en önden izleme meşkine eriştim ve mest oldum. Hele bi de ışık gösterileri yaptılar ya göğsüm kabardı ne diyim. Kendimi satürne çıkmış uzaylılarla ev partisi yapıyorum sandım.Vatan millet sakarya diye bağırasım geldi ki, vatansever bile olsam sakaryaya gitmişliğim yoktur, milletimden de çok çekmişliğim vardır.

Konser bitti, beni bir hüzün aldı götürdü.. Taaa djlerin bızı bızı coşturduğu kulüp ondörde kadar gitmişim o buruklukla. Orda da annemin deyimiyle deli danalar gibi tepinip ter attıktan sonra geceyi noktaladım. Bakmayın benim noktaladığıma, herkes ordan hunharca beyoğluna akın etmiş ve yeniden keşfetmişler bu güzide semti.  Keşke ben de gitseydim belki bu sefer benim adım verilirdi..

Pazar oldu, cıvıl cıvıl güneşli heyecanlı bir gün.. İnanmassın havadaki elektiriklenmeyi adeta görüyorum.. Öyle bir gün işte! Bugün daha şimdiden güzelse akşama nasıl olur kimbilir demeye kalmadı kiiiii... Gök başladı bağırmaya.. "Gidemessiiiiiin ulan! Festivale para vermeden girmek miii? Al sana festival" dedi ve gürledi de gürledi. Ben utancımdan iki büklüm oldum. "Ama vallahi ben bedava sandıydım bilsem vermez miydim anacığım" dediysem de dinletemedim. Bastı şamarı! Elleri de terlemiş mi sana sırılsıklam oldum.. Tabi yedim dayağı oturdum aşağı.. Saat başı oradaki muhabirlerimden gelişmeleri adım adım izlemekten geri durmadım tabi. Benim doğa aney onları da haşlamış. Bilseydim gider arkadaşlarımla birarada alırdım boyumun ölçüsünü.. Ama bu bana ders oldu. Bundan sonra pinti olmayacağım.. Bu gibi etkinliklerde haftada bir içinde uzun mesafe serbest stil yüzdüğüm altınlarımdan feragat edeceğim. Eh, ne de olsa sanata saygım sonsuz..

Efese içiyorum! Yine ortalığın tozunu attırdı. Bira bu kapağın altındaysa müzik de one loveda..

9 Haziran 2010 Çarşamba

köpekbalığına osmanlı tokadı çakmak

Bu Avustralyalılar bir alem. Doğanın ortasında kala kala napcaklarını şaşırmışlar. Ben bikaç tanesiyle şahsen tanıştım, hepsi arızaydı. Türk kadınlarını potansiyel dansöz olarak görmeleri ve yatakta da dansöz gibi kalça ata ata sevişeceklerini düşünmeleri hayal dünyalarını da anlamama yardımcı oldu. Çok hayalperestler vallahi.

Eski bir haber olabilir, affedin, ama ben yeni gördüm yarıla yarıla okudum. Bizim avustralyalılardan biri, git sen köpek balığına yumruk at! Neymiş efenim bu vurmasa o öldürecekmiş.. Kardeşim senin okyanusun ortasında ne işin var? Orası o hayvanatın yaşam alanı değil mi? Sen oraya ait olsan yüce rabbim sana bir yüzgeç verirdi değil mi? Git sen de diğer yurtdaşların gibi 6 ay edebinle çalışıp diğer altı ay insan içine çık.. Avrupadır, afrikadır, japonyadır, gez toz.. Niye böyle bir ayrık otluğu yapıyorsun? Noldu şimdi, o hayvanceğiz seni happadanak yutuverseydi iyi mi olacaktı? Sen zavallı sörfçü, o katil cavs olcaktı. Bence hiç adil değil. Senin gibi kendini bilmezler yüzünden köpekbalıklarının adı kötüye çıkıyo zaten.

Asıl içimi burkan konu buradan sonra başlıyor. Hadi yumruğu çaktın, can havliyle reflekstir affedelim dicem. Ama sonrasında 32 diş göstererek verdiğin kahraman pozları ne öyle!! Hayvanın gururunu kırmak yetmedi mi? Bir de alay konusu yapıp dünya aleme rezil etmek ayıptır, günahtır. Şimdi zavallı Lessie (jaws demek istemiyorum, onun lessie'den nesi eksik?) okyanusta alabalıkların önünden geçemez oldu. El kadar hamsilerin acımasız kahkahalarıyla cebelleşiyor. Buradan yetkililere ve hayvan hakları savunucularına sesleniyorum: Lessie'nin psikolojik desteğe ihtiyacı olduğu şu günlerde, gösterelim insanlığımızı! Onun yanında olalım, mümkünse bir de terapist gönderelim evine. Bu artık hepimizin boyun borcudur.

Dip Note: Ben olsam osmanlı tokadı çakardım. Bi de "yürü de ense tıraşını görelim" diyip enseye patlatırdım bi tane. Ama yanlış anlaşılma olmasın, durup dururken değil. O benim mekana girip salça olmadıysa bırak tokadı, hakettim ben abi diyip bir de sol bacağımı uzatırdım koparsın diye.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Ülkemin geleceği benim çalışmama bağlıysa, kendimi feda ediyorum!

Dün emeklilik kararımı açıkladıktan sonra devlet erkanı birbirine girdi, ülke çapında protestolar başladı, avrupa birliği veto verdi "Saygın emekli olursa bu ülkenin hali nice olur, kalkınma planı programı sizi kurtaramaz, iç savaş çıkar ülke elden gider, biz de sizi ab'ye falan alamayız" diye.

Bütün bunlar olup biterken ben de ekmek bıçağını almış minik serçe parmağımı tahtanın üstüne koymuş kesmeye çalışıyordum. Mağlum bu parmak ömrü billah havada yükselmiş mağrur bir kuş, öyle ha deyince tahtaya yatıramıyorsunuz. Neden sonra (şiir kitabımı yayınlamadan önce romantik denemelere başlamak istedim) göz göze geldik. Bana veda etmek istemez gibiydi. Çok duygulandım, gözlerim doldu taştı. NE de olsa 26 yıllık prensesimdi o benim. Kraliyet ailesinin asaletiyle süzülürdü havada. Kıyamadım. Özgür bıraktım sonunda kanatlanıp uçsun diye.

İkinci şıkka geçtim sonra. Sabaha kadar amuda kalkmak suretiyle belime kaymış süsü vermek. İlk denemeerim başarısız oldu. Tabi yıllardır denememişim hamlamış vücut biraz. Ama yanlış sonuçlara da varmayalım gayet atlatik esnek bir yapıya da sahibim. Nitekim allahın hakkı olan 3. denememde başardım. Lakin aradan beş dakka geçmeden uyuyakalmışım öylece. Tabi, uyurkene pozisyon değişmiş kaşık pozisyonu olmuş. Belime bir zararı yok. Baktım bundan da iş çıkmayacak. Gittim yüzümü yıkadım. Giyindim. Bu sabah emekli olamayacağımı anladığımdan yine o çetin iş maratonuna koşturdum sabahın kör ayazında.

Tabi ki yılmadım. İşe gidene kadar yutkunmayıp üçüncü seçeneğime hazırlandım. Tükürükler salyalar birikti bi güzel. Ajansa geldiğimde günaydın diyenlere her zamanki uyuzluğumla hafifçe başımı salladım. Kimse bişeyden şüphelenmedi. Yerime oturdum. Herkesin işine en odaklanır göründüğü saat 10 sularına kadar tükürüklerim ağzımda kaynama noktasına geldi ama bekledim. Ve o an geldiğinde döner sandalyemi etrafımda beş tur attırıp, gözlerimi geriye devirip fıskiye misali başladım püskürtmeye. Hemen toplandı ahali. Noluyo ne bitiyo derken zekice bir tanesi hemen "sara olmasın laa bu" diye olayı istediğim noktaya getirdi. Başka biri de ellerimi çözmeye girişti. O açıyor ben kapıyorum o açıyor ben kapıyorum sonunda dayanamadım " bıraksana be kaşar, sana nöölüyö, şurda emekli olcaaz" diye patlamışım. Tükürükler de bizimkinin suratına patlamış tabi. Şimdi bu zekice plan nasıl yattı derseniz, neymiş efenim sara olsaymışım öyle bir anda kendime gelemezmişim.  Saçma sapan bahaneler. Dedim bırakın tamam bundan sonraki krizlerimde elime dokunmayın yeter bana.

Bu plan yatar anam ben anladım. İnanmadılar bana. Bende plan bitmez. Hemen iş aramaya başladım ki bu dahiyane planlarımı orada uygulama fırsatı bulayım, burada yapamadıklarımı taze yeni bir ortamda yapıp kendimi geliştireyim. Birkaç deneme yanılmadan sonra bunun da vuslatı hulveti boyladı.

Şimdi hobalaaaa!! o nedenmiş diyenlere:
Bu sabah yıldırım hızıylan miğdeme ardarda sol kreşeler yağdıran garayağız delikanlı bana bir hayat dersi verdi de ondan. Allah iki el vermiş çalışasın diye, allaaaaaah, iki kulak vermiş, işleri iyi duyasın diye, allllaaaaah-ü teala iki ayak vermiş, merdivenleri çıkıp yemekhaneye giderken formda kalasın diye ve o yüce allah iki göz vermiş, merdivenleri çıkarken, garayağız delikanlıya göz süzebilesin diye. Şimdi sen Allah ömür verdikce ve delikanlı da orda çalıştıkca zındık! sorarım çalışmayıp da ne yaparsın datçalarda?!
İşte aldığım ders de buydu. Kulağama küpe oldu. Gidip merdivenlerden çıkarak yukardan bi çay alıyım bari.. Gece uzun, daha çok iş var..

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Bu işte bi sakatlık varmola?


Ne bayat bi hayat! İşe git, işten çık, beşiktaşta kahve iç, eve gel, yat uyu, uyan, işe git... Beşiktaş bazen Taksim, kahve bira olsa da işe gidip gelme faslı hep aynı. Hep aynı masa, aynı klavye aynı mouse... Aynı müdür, aynı temsilci, aynı rizeli çaycı...

Günlerdir düşünüyorum. Daha hayatımın baharında, bırak kırkı, otuzuma bile gelmeden bu ne monotonluk böyle.. Kararımı verdim! Malulen emekli olacağım. Boş kararlar vermem boş konuşmam. O yüzden hemen sözlüğü açıp malulenin anlamına baktım. Malulen = hasta, sakat.... Demek sakatlanmam gerekiyormuş. Bu çok acımasız bi sistem. Ama şu an anarşiklik yapıcak durumda değilim. Bir an önce bi çözüm bulmam lazım. Nitekim bu hayata biraz daha devam edersem ruh yaşım 80 e geleceğinden ruhen emekli olucam zaten.

Oturdum listemi yaptım:

Çözüm 1: Serçe parmak kesilip atılacak.  Askerlikten kaçan nice koçyiğit yapmıştır. Buradan aklıma geldi. Zaten o kadar kibarımdır ki her işi serçe parmak havada görürüm. Ne sikime yararlar anlamadım gitti.

Çözüm 2: Bir gece sabaha kadar amuda kalkar pozisyonda yatmak suretiyle ertesi gün doktorları ileri derecede bel kayması olduğuna ikna et. Hollandada bir türk işçisi olan dayım denedi. 20 sene emeklilik maaşı aldı. Beli sapasağlam. Maşallah...

Çözüm 3: Herkesin konsantrasyonun doruğunda çalıştığı bir an önceden ağzında biriktirmiş olduğun tükürükleri salıverip kendini yere atıver, "sara krizim tuttu, çalışmak saramı azdırıyor" de. Bunu 1 ay boyunca hergün tekrarla. Eminim devlet bi güzellik yapar.

Çözüm 4: Yeni bir iş bul. Bundan da sıkıldığın zaman yukarıdaki 3 çözümü sırasıyla uygula.

Umarım son alternatife hacet kalmadan devlet baba beni malulen emekli eder. Emekli mağaşımla kendime datçada iki göz bir ev alıp bahçesinde domates yetiştiririm. Komşu haanımlara çaya giderim, kısır yapar yediririm onlara. Kedileri besler sonra "ah bu yaramaz boncuk hep salatalığımın altına kakasını yapıyor" diye şikayet ederim. Teknolojiyi unutur, feyzbuk neyim kapatır, mistik bir ömür sürerim inşallah.